20 Mayıs 2018 Pazar

İZEV - Yaşam Hakkı - Duvar

Pink Floyd "The Wall" şarkısını bilirsiniz. 
İZEV (İstanbul Zihinsel Engelliler için Eğitim ve Dayanışma Vakfı ), 
Roger Waters'ın karşılık beklemeden telif hakkını verdiği şarkıyı, 
bir çok ünlünün desteği ve engelli arkadaşlarımızın katkısıyla Türkçe seslendirmiş. 
Bu video youtube üzerinden 10 milyon izlenme barajını aşarsa, 
engelli arkadaşlarımız için bir köy inşa edilecek. 

 Yapacağınız çok basit, 30 saniye izleyip paylaşabilirsiniz. 
Biz farklıyız ama hayattayız..

13 Mayıs 2018 Pazar

Annem gibi...

Annem çok sevinmelerin kadınıydı.
Bazen sevinince annem gibi,
Rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına....
Annem,
Çok sevmelerin kadınıydı...
Daldaki kirazları, yazmasındaki oyaları, fistanındaki çiçekleri, asmadaki üzümleri, evin kedisini, sokağın delisini, babamın gömleğini, beni, bizi, mahalleyi...
Bildiğim her şeyi severdi...
Bana da sevmeyi öğretti,
Öyle az buz değil "Çok sev...!" derdi...
Annem gibiyim artık
Az sevme bilmiyorum ben,çok sevdiğimdendir bu kadar incinmem..

22 Nisan 2018 Pazar

Kayboldu..

Yaralı dudakların unuttuğu telaşlar çok
kaybeden sokakların koynunda hiçbir masal yok saksıları devir evden yine gir içeri göğsündeki son nefesi bulutlar görmedi ki güçsüz şehirlerin dökülen dişleri gibi baharın gelişini gidenler affetmedi sızlayan günler gibi annesiz denizlerde dalından tutmuş gibi babasız gülüşlerde yeniden sevecek gibi bitmeyen özleminle sen kayboldun, kayboldum..

13 Nisan 2018 Cuma

N’oluyor bana bu aralar bilmiyorum..

Yaşamak mutlulukla bağdaşmıyor. 
Gülmek fiilden öteye gidemiyor. 
Mutsuzum diyemiyorum, sorulardan kaçmak için. 
Kendimden de kaçıyorum. 
Nereye ya da kime bilmiyorum. 
Şarkı dinlemek bile içimden gelmiyor. 
Bilimde buna depresyon diyebilirler ama ben içten mutsuzluk olarak tanımlıyorum. 
Ne geceleri uyuyasım ne de sabahları uyanasım var. 
Yalancı mutluluklarla normal insanlara karışıyorum. 
Ama mutsuzum biliyorum bunu. 
Ve hep hayattan beklentimin az olmasından. 
Yaşama sevi’yi almam ve 
“Sevi’siz olamaz insan.” anlatamıyorum “bencil” insanlara… 
Oysa ne kadar kolay mutlu olmak bir çocuğa. 
Ama biz çocuk değiliz ki artık. 

Yalnızız, kırgınız, umutsuzuz…


8 Nisan 2018 Pazar

Dostça ayrılanlar mı?


Birbirine hiç aşık olmamış insanların işi dostça ayrılmak. 
Ayrılıkların yüz karası. 
Zor değil aslında güneşi hiç birlikte batırmamışsan, salaş bir meyhanede zeki müren eşliğinde rakıya düşmemişsen.
 Kıskançlık duygusu bünyeni sardığında katil olmakla olmamak arasındaki ince çizgide yürümemişsen ..
Dünyadaki en uzak mesafenin aynı yatağa küs yatıp sırtını döndüğünde aradaki yarım metre olduğunu düşünmemişsen ..

Ya mutluluktan göklerde ya sinirden yerlerde olmamış, hiç uçlarda yürümemişsen .
Konuşmaya ne gerek var aslında, ortamdaki insanları birbirine iki bakış atıp bi bıyık altı gülerek kendi aranda eleştirmemişsen her şeyin kusursuz olmasını istediğinden en ufak bir hatada sinir krizinden mütevellit cam kapı indirmemişsen
Telefonla arayıp ulaşamadığında “neyse ya görünce arar nasılsa” gibi anlayış cümlelerini bir kenara atıp “nasıl açmaz ya nerde bu?” diye kafayı yememişsen !
Gecenin bir körü gelen mesaja kalp krizi eşliğinde “kim o” dememişsen ve
“al bak hayatım” cevabıyla yeniden hayata dönmemişsen
Ayrı ayrı tatile çıkmanın dünyanın en saçma aktivitesi olduğunu düşünmemişsen
Tabi dostça ayrılırsın bunların tek birini bile yaşamamış, hissetmemişsen 
Kafanı çevirmek yerine selam bile verirsin sağda solda görünce
Bundan sonrasi için iyi şeyler ister hatta
Mutluluklar falan dilersin,
“bir daha beni sakın arama” deyip belki arar diye telefonu burnuna sokup yatmak yerine
”ne zaman bir şeye ihitiyacın olursa beni ara da dersin ,
“ben her zaman yanındayım” da,
“bu sefer kesin bitti” senin cümlen değildir.
Senin cümlen son derece sakin söylenen bir “bitti”dir ve bu “bitti” karşısında arkadaşlarının söyleyeceği “ya bırak kesin barışırsınız” yerine “aman hayırlısı olsun boşver” dir.
Dostça ayrılıyorsan içine öküz oturmuş gibi değil, sırtından yük kalkmış gibi hissedersin. 
Ne twitterda yazdığı seni komaya sokar, ne instagramda paylaştığı “bak çok eğleniyorum” fotoğrafı. İsterse whatsappta sabaha kadar online olsun bilmezsin çünkü merak etmezsin.
Ne kadar konuşmuş olursan ol keşke şunu da söyleseydim hissiyle yatağında saatte 50 tur dönmezsin. Yazıp sildiklerin ansiklopedi, bir sinirle söylediklerin pişmanlık olmaz.
Dostça ayrılmak güzel iş.
Ortada belki düzelir diye çözülmeyi bekleyen sorunlar olmaz.
Bir adım beklemezsin koşmak için.
Bi gözün toprağa bakıyo gibi gezmezsin en önemlisi.
Ayrılık sonrası için en iyisidir dostça ayrılmak.
Bir "Hoşçakal" yeterlidir
En güzelidir dostça ayrılmak
Sadece elini sıkarsın dişini değil...😒

16 Mart 2018 Cuma

Duyuyor musun beni??

Senden haber almadan 
Nasıl çıkarım yollara? 
Tek dileğim bir ışık olsada 
Güneş hep sana doğar 
Gözlerim kamaşsa da 
Seni görmez hiç birşey sormazsan 
Bu bir uçurtmanın kaçışı belki de değil 
Bilmem gökyüzünde aramak doğru da değil ...

8 Mart 2018 Perşembe

Biz kadınları hiç sevmedik!

Hiç sevilmediğine iliklerine kadar inanmış bir kadından size armağan olsun..Şiddet  ve taciz yalnızca tek biçimde olmuyor bana göre..
Bu yazı bir erkeğin kaleminden çıkmış..

Saçlarını sevdik, hele bir de sarışınsa daha çok sevdik
Ağızlarını sevdik, hele bir de şehvetli ve dolgun ise daha çok sevdik.
Göğüslerini sevdik…
Bacaklarını sevdik, hele bir de sütun gibiyse bayıldık.
Kalçalarını sevdik…
Gerçekten güzel vücutlu ve “çıtırsa” daha çok sevdik…
 Yolda, arabada, televizyonda, internette onlara hep “baktık”
Her yerlerine iyice ve dikkatle baktık.
Pek iyi görememiş olacağız ki bir daha baktık.
Bir daha ve bir daha…
Kadınların her yerlerine baktık ama gözlerine ya hiç bakmadık ya da baktığımızda çok geç olmuştu… Biz kadınlara çok dokunduk!
Onlar istese de istemese de dokunduk.
Son yıllarda dini motiflerden güç bulanlarımız oldu.
Eh! Yozlaşan toplum ve geç gelen hatta hiç gelmeyen adalet olunca da 13-14 yaşındaki çocuklara bile dokunmaya başladık!
Sapık damgası yemeyi göze alanlar bile şaşırdı çünkü sapık diye haykıran ne kadar azdı!
 Kadınlara dokunmada dünya sıralamasında üst yerlere geldik…
2009 itibariyle rakamlar oldukça “umut verici!!! “ % 40 ını sürekli dövdük
% 44 ine duygusal şiddet uyguladık (küfür, hakaret, küçük düşürme)
%16 sına zorla sahip olduk (ve olmaya devam ediyoruz)
 Tüm bunlara maruz kalan her 3 kadından biri intihara kalkıştı ama biz hiç oralı olmadık
(hem bize ne değil mi? Fener ya da Cimbom maç kaybedince çok üzüldük ama kadınlar söz konusu olunca pek oralı olmadık)
% 9 una daha masum birer çocukken bile dokunduk.
 Ama onlar hep sustular.
Çünkü konuşsalar kimse inanmazdı “kim bilir neler yaptın ki sana tacizde ya da tecavüzde bulundu amcan ya da komşun” bu da sana ders olsun, türünden tepkiler görecekti.
 Ama bu ders o kadar acıdır ki biz erkekler bilemeyiz.
Bizlere sorduklarında ;%25 imiz “bazı durumlarda kadın dövülür” demeyi doğal bir şey gibi dile getirdik. % 51’i erkekler ile tartışmayı bile “saygısızlık” sanıyor artık.
%36’sı kendisi para kazansa bile parasını nasıl harcayacağına karar veremeyeceğine inanmış ya da inanmak zorunda kalmış.
% 52’si “erkek kadından sorumludur” diyecek kadar kadınlığını unutmuş ya da unutturulmuş.
% 49’u “erkek ne zaman isterse bana sahip olabilir benim itiraz hakkım olamaz” diyecek konuma gelmiş..
Hal böyleyken kabul edelim biz kadınları kullanmayı çok sevdik. Evde, işte, siyasette, okulda kısacası her yerde…
Parti kongrelerinde sözde liderler konuşurken arka fonda 3-4 kadın vardı hep. Onlardan vitrin yaptık, imaj yaptık. Başörtülü, normal türbanlı, modern türbanlı ve türbansız…
"Cennet anaların ayakları altında" diye diye büyütüldük ama anaları hep ayaklarımız altında çiğnedik, ezdik, tepikledik…
14 şubat sevgililer günü ya da anneler gününde bir kaç saat ara verdik ama sonra yine ezmeye devam ettik.
İş verirken bile onları hep düşündük! İş yerinde gözümüz gönlümüz açılsın ya da malum niyetler ile bayan eleman aranıyor ilanı vermeyi çok sevdik.
Bu ülkede kadın olmanın ne kadar zor olduğunu biz erkekler bilemeyiz. Çünkü artık konuşmuyorlar, konuşamıyorlar, konuşturulmuyorlar.
Bu ülkenin kurucusu Atatürk 1930’lu yıllarda Türk kadınına dünyadaki birçok çağdaş ülkeden önceden hak ettiği hakları verdiğinde umutlanmıştık. Çünkü o Atatürk’tü ve Kurtuluş Savaşında bebeğinin kundağında mermi taşıyan anayı ya da cephede erkeği ile göğüs göğüse savaşan bacısını unutmamıştı. İhanet edemezdi ve etmemişti de. Ama biz ihanet ettik! Türkiye nereye gidiyor? Diye soruyor herkes birbirine.
Oysa cevap ne kadar da açık değil mi? Türkiye hızla ve şevkle karanlığa gidiyor. Hatta koşuyor…
Çünkü kadın yok oluyor, yok ediliyor…
Benim annem, kız kardeşim, sevgili kızım yok oluyor…
Kadını yok olan ülkenin gideceği yol bellidir. Karanlık ve onursuz bir gelecek…

23 Şubat 2018 Cuma

Duymak İstiyorum

Duymak istiyorum, duymak istiyorum 
Kalbimde ruhunu duymak istiyorum..



Duyabilsem kalbini okuyabilsem seni, sessiz feryatlarını acı ağıtlarını
Tüm haykırışlarını hissetmek istiyorum
Sana yaklaşıp sende ölmek istiyorum ..

29 Ocak 2018 Pazartesi

Aşk Bir Ortaçağ Karanlığıdır!

Gece değil karanlık ister aşk lirik ikindilere, romantik akşamüstlerine,
barok akşamlara karşı gotik bir karanlık, aydınlanma çağı, düşüncesi de dahil,
sonu olmuştur pek çok şey gibi aşkın da çünkü aşk bir ortaçağ karanlığıdır!

Ha ha ha benden beklemiyordunuz değil mi solcu, alevi, cumhuriyetçi, demokrat ve laik benim gibi naif, naiv, naive hatta birinden ve bazılarınıza göre oldukça romantik, sulu, gözüyaşlı, hülyalı, hicranlı, içkili, içli ve pek melankolik küçük bir kız babası ve karısına hâlâ âşık, yani ailemizin şairinden beklenecek halt mı bu şimdi, değil!
‘ Bu bir şiir değildir’ diyebilirsiniz, değildir, bu bir şiir değildir, yazan da şair değildir, sizin şiir dediğiniz şeyi ben gençken yazardım o zaman hem devrimci, hem umutlu hem de bekârdım bir kendime bakar bir dize, bir hayata bakar bir şiir, bir anılara bakar bir kitap yazardım, fakat önce bakardım, şimdi unuttum şiir yazmayı çünkü bakmayı unuttum nasıl bakılırdı ilk bakış nasıl atılırdı bazı bakışlar neden fırlatılırdı ve neden bazı yazlar bakışımsız kalırdı ilk dize nasıl gelirdi, kaç arkadaş gerekirdi bir şiir yazmak için ve kaç gece kaç şehir kaç ihanet kaç kamaşma kaç ayrılık kaç sevişme kaç eylem kaç uykusuzluk kaç eski kaç yeni unuttum gitti unuttum gitti, unuttum gitti!! diyorum ya bunların hepsi aslında özenti, kolay yazmak istiyorum çok kolay tıpkı şimdi yazdığım gibi bunları deftere alır almaz kalemi elime şiir yürüsün bir ileri iki geri ne ruhölçümü ne yüzölçümü ne tenölçümü varsa yoksa sözölçümü bir halk otobüsü ya da kasaba minibüsü gibi şiir alsın yolcularını yazlıklardan, sitelerden sonra götürüp denize döksün hepsini!
Şiir böyle bir şeyse eğer bunu da aşk şiiri olarak okuyabilirsiniz bence sevmeyin, övmeyin, alkışlamayın, beğenmeyin tamam fakat anlayışla karşılamak diye bir şey de var anlayışla karşılamak bence anlamayanlar için icat edilmiş tuhaf bir şeydir, tıpkı füzyon mutfak gibi hani hiç anlamam da bu işten ne bileyim baklavanın üstüne suşi gezdirmek gibi bir şey olmalı, buna da razıyım,
yeter ki anlayışla karşılayın benim bu şiirimi.
Aşk ordadır, ortaçağdadır, karanlıktadır itibarı iade edilmelidir vakit geçirmeden aşkın değil yalnızca, ortaçağın da değil, karanlık bir şiir olarak aşkın ortaçağının, ve ‘aşkın ortaçağı’ kitapları tez yazılmalıdır hatta bu konuşmanın adı bile ‘aşk ortaçağdır’ olmalıdır karanlığa gerek yok zaten ortaçağ deyince herkezin zihni birden aydınlanır: karanlık!
Ruh aydınlanır birden: karanlık!
Gövde aydınlanır birden: karanlık!
Şiir bu karanlığı aydınlatmalıdır böylece aşkın ne kadar koyu olduğu anlaşılmalıdır aşk koyudur ve bu bir rengin tonu filan değil düpedüz aşkın huyudur, aşkhuylu olmak ki huysuzluk da diyebiliriz, böyle koyu bir tabiat gerektirir işte siz hiç aşkın ormanına dalmadınız mı, aşktan hiç ağaç olmadınız mı, hayır parklardan söz etmiyorum.
Amazon gibi, yağmur ormanları gibi sık, geçilmez, ağır yeşil, koyu yağmur bir aşkın içine hiç düştünüz mü hiç? 
Kuyunun bile bir sonu vardır kendinize gelme ihtimaliniz vardır aşkta yoktur,
aşkın başı da yoktur sonu da o yüzden ölesiye sevmek, “mourir d’aimer” filan demek,
bunlar hep filmdir, gerçek olan aşkın ölümle de bitmediğidir. 

Haydar Ergülen -aşk şiirleri antolojisi-

24 Ocak 2018 Çarşamba

Ben de en az senin gibiyim. Ve en çok senin gibi.

Yüreklerinin en düşsüz yerinde öyle apansız kalakaldım.
Ben kötüyüm, erdem kimin adı?
Bir bıçakla rüzgar sokarım içime, sonra iyileşeceğimi söylerim
Cam kırıklarının üzerinde sevişmekten bıktım derim
Az acıyı arıyordum kendi kanımı içiyordum derim.

Bana muhallebiciden tavukgöğsü alırsın. 

Belki bana bir adres bile satın alırsın, çok paran vardır senin. 
Belki ameliyat ettirirsin; gitsin diye yüzümün diğer yarısı da. 
Nerem varsa insan kalan...
İşte orası acıtıyor.

Ben de en az senin gibiyim. Ve en çok senin gibi.

Büyük bir hızla kendi hapishanemi inşa ediyorum. 

Güvenilir ve pahalı çelik. 
Çok ağladım, çok erkek oldum ama çok da kadın. 
Kimseyle, kendimle bile yaşayamadım. 
Birkaç sözcük inliyor dilimin altında, gerçek ne bilmiyorum. 
Bir suçlu gerek bana; hemen şimdi, benim gibi.

Fotoğrafını duvara asıp, sözcüklerin yok etme, var olma savaşı verdiği sayfaları yırtıp atıyorum. Kendine söyleyemediklerini dudaklarının kenarları anlatır bana. 

Korkularını, korktuklarını. 
Her şeyi, her şeyi unuturum. 
Sadece bir fotoğraf için evime diğer gecelerden daha erken dönerim. Daha erken uyanırım...
Ağlama bebeğim, her şeyi nefret edecek kadar çok sevdim.
Ölüyorum, annem bana hiç kızmıyor...

Sana yazarak kurtuluyorum. Bir de çubuk kraker yiyorum.

Ben kendimi yakarak öğrenirim
sarı ve sıcak öğrenirim
yalayarak, tükürerek
durup kusarak öğrenirim..

Düğmelerimi boğazımı örtünceye dek kapadım. 

Okumasınlar beni aşkım. 
Omuzlarımı gösterme onlara.

Her aşk bir orospu yaratıyor... 

Bense beyaz duvaklar, dokunduğumda irkilen sırtlar çiziyorum. 
Ben de oluyorum, o senin kendin için korktuğun yerde.

Kalbimi kesip çakmağımın içine doldurdum. 

Yanmıyor, kahretsin, yanmıyor.

Hep, masumuz işte kalmadı gözyaşımız diye bağıracağım. 

Senin için akvaryumlar çalacağım.

BİR, İKİ, ÜÇ, DÖRT, BEŞ... ALTI değil. 

Hayat, benden gizlediğin ellerini hangi cebinde saklıyorsun.

4 Ekim 2017 Çarşamba

Tek Başıma!

Ne yaptımsa tek başıma yaptım, yani kendi ayaklarım üzerinde
kimsenin ardına sığınmadan, kimseye sorumluluk yüklemeden, gün geldi ağır geldi yine de bir ucunu kimseye tutturmadım, sonunu göremeyeceğim başkalarına zarar verecek, kıracak bişeye girmedim hiç..
Sonunda hep iyi ki dedim, hata da yapsam, insan insana güvenmez kabul edelim, çiğ süt emmişiz kaynatsalardı böyle olmazdık belki, ben güvenmediğimden utandım da beni haklı çıkartmaktan utanmadılar.
Kendime çevirince aynayı normalde özgüvenim çok yüksek olsa da hayatımdaki kişileri memnun etmek için saçma sapan şeyler yaptığımı gördüm. O zaman ben ben olmaktan çıkıyordum bu da uzun sürmüyordu tabii. Yapmadığımda da son aynıydı zira:) Yaşanacaksa yaşanacak misali.
Ve ben ben kalmayı tercih ettim, hayat seçimlerden oluşur çünkü, önce kendinizi seçmezseniz kimseye hayrınız olmaz zaten.
Üzülmekten korkup yaşamadıklarınız sizi üzecek bu bir mobius.

Bütün hayatını kendi dilediği gibi ama başkalarını da düşünerek yaşamış, hep seven ve sevilen biri oldum, sadece sap kalmaktan korktuğu için sürekli taviz veren biri olmadım olanla işim olmadı zaten:) Ne olursa olsun pişman değilim hiçbir yaşadığımdan. Olmamaya kodluyorum kendimi, kolay olmuyor.
Pişmalığım yaşamadıklarıma onu da bilinmezliğe gömmek çok zor değil..(!)
Aslında sadece bunu diyecektim ama çok uzun zaman önce bıraktım duygularımı veya huyumu suyumu açık edecek şeyler yazmayı, var olanları da sildim ki ben çizdiğim bu sarsak portrenin ardına sığınabileyim, kimse içimi görmesin.

Bunun için burdayım şurda dediğim gibi.
Neyse alışık değilim kasıyo burda bitiriyorum;) Şarkım gelsin. O anlatsın.


Hatalarım oldu günahlarım da
Zaferlerim oldu bozgunlarım da
Ne yaptıysam yaptım şu hayatta
Tek başıma tek başıma
Terk ettiğim oldu sevdiklerimden
Üzdüğüm oldu değer verdiklerimden
Vazgeçmedim doğru bildiklerimden
Azaldım bu yüzden hep bu yüzden
Çok kırılsam da eğilmedim
Söndü derlerken ben alevlendim
Düşsem gecenin en karanlığına
Yeni sabahlara doğmayı da bilirim

29 Eylül 2017 Cuma

UnutulmuşmuyduN?

Tam unuttum, ya da unutuldum derken -ki hangisi daha kötüdür bu bile kişiden kişiye değişir.
Dayanamaz, unutulan bi biçimde kendini fark ettirme, özletme ihtiyacı duyar ama tam aksi hiiç umurunda olmadığını göstermeye çalışarak.
Karmaşık değil mi? Ama anladınız.
Aklımın çalışma prensiplerine bir hayran bir korkutucu bulan biri vardı. Tezat değil mi?
Bir gün çıldırtıcı biçimde hayranlık duyduğunuz ve karşı koyamadığınız şey ertesi gün kaçırtıyor sizi.
Peki sesinizi nereden duyabileceğin bilen, kendi sesini asla duyurmayan, ama herkesin bilip göremediği biçimde takip edildiğinizi, sesinizin ona gittiğini ve yankısını belli ettiği an
herşey silinir gider.. Pusuda yatmak her zaman sizin izlediğiniz anlamını taşımaz;)
Geçti bitti, dediğiniz şeylerin sonu sizin hiç ummadığınız biçimde hayatınızı mahfedecek kötü bi süpriz ya da tam aksi devam edebilir..Tablo bu, henüz boyası kurumadı ve zaman değil bunu sağlayacak olan. Her an değişebilir renkler ve desen.
Bir yazımda demişim ki:
Kendini gösteremeden öldüreceksiniz bazılarını. Bazen sözler ve yüzler flulaşacak ama bir an bir yerde yine belirecek,  "Hatırlamak en büyük lanet.." diyordu bir filmde yine..ve şu an çalan müziğin melodisinde bir de şiir geldi aklıma;

Bazı filmlerin devamı çekilsin diye sonu mutlu bitmez.Hükmen yeniğiz başlama vuruşum.Tekrar karşılaşalım ve lütfen bu defa şampiyon olalım.Seninle en iyi ağlamayı öğrendik biz, gülmeyi umut ederek.Affetsek birbirimizi, kırıldığımız yerlere çiçek diksek; bir kelebek bir ömür daha yaşar...(!

Neyse çok şey var denecek ama sadece, gördüm, sobe!! demek istiyorum şuanda..
Sana da merhaba:'
Ne gördüğün kadarım ne de bundan fazlası..
Ben de ..
Bazen önünde iki yol vardır, bazense tek. Ama seçim, sadece sana ait değil...

28 Eylül 2017 Perşembe

Misafirhane



İnsan kısmı bir misafirhane, 
Her sabah yeni birisi gelir. 
Bir sevinç, bir bunalım, bir zalimlik, 
Aniden farkına varmak birşeyin, 
Hepsi beklenmedik misafir. 
Hepsini karşılayıp eyle! 
Evini vahşetle süpürüp, 
Bütün mobilyalarını boşaltan
Bir kederler kalabalığı bile gelse. 
Her geleni alnının akıyla misafir et. 
Olur ki yeni bir zevk getirmek için
Boşalttılar evini. 
Karanlık düşünce, utanç ve garez, 
Hepsini gülerek karşıla kapıda
Ve buyur et içeri. 
Minnettar ol her gelene
Kim gelirse gelsin. 
Çünkü bunların her birisi
Öte taraftan bir kılavuz
Olarak gönderildi..

Bunca Yıl

Maviler saçına düşer toprağı kanatır budanır kanatların
anlaşılmaz bunca yıl nasıl rüzgara kapıldığın..
Aşk benim tenimi çalıp korkağı yaratır, ıslanır yanaklarım
anlaşılmaz bunca yıl nasıl nehrine kapıldığım
bunca yıl sen
yaprak gibi dökül kadehe.. uyku gibi dökül gözümden
su gibi yaşa, kar gibi yağ.. "dağ gibi kaç benden"

Hepsi Geçti...

"Durdum.. dinlendim.
Güneşler geçti üzerimden, yağmurlar, rüzgârlar geçti.
Bekledim, günler geçti üzerimden.
Başta saydım bir bir, sonra bıraktım.
Aylar geçti.
Bir başıma düşündüğüm balkonlardan serin, sessiz yaz akşamları geçti. 
Gittim sonra.
Şehirler geçti yanıbaşımdan.
Şehirler dolusu insanlar geçti el sallamadan.
Hepsini sevdim.
Çağırdım.
Ay göründü karşıdan, kuşlar geçti.
İnsan, yalnız gelmeyeceğini bildiğini böyle fazla çağırır dedim,
acılar geçti.
Duruldum.
Yüreği dedim, yumuşak tutmalı her zaman. 
Kurumuş olan kırılır her zaman. 
Ağrılar geçti.
Çoğaldım.
Bir bebek doğdu evde, gülerek uyandı her sabah.
Gözlerim doldu izlerken.
Göbek bağının düştüğü gün, tüm birikmiş üzüntüler geçti.
Öğrendim.
Başkasının yüzüne onu önemsiyormuş gibi bakmanın ayıbını, oyunlar geçti.
Komşular aradılar; öksürüğün nasıl oldu diye, yemek getirdim evde yoktun diye.
Ümitsizlikler geçti.
Sarıldım.
Ailenin, beraberliğin, koşulsuz sevginin gücüne bir kez daha inandım.
Hastalıklar geçti.
Oturup ağladım sonra tüm bu geçip gidenlerin rahatlığından. 
Ağaçlar gibi döktüm kuru yapraklarımı, yenilendim, tazelendim. 
Yeni köklenmiş bir fide gibi berrak, umutlu ve huzurlu şimdi zihnim. 
Ne öfkem kaldı ne özlemim. 
Hepsi geçti. 

Hepsi geçti." 

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Muhbirmiş Kelimeler!

Kalp kırıyor her günün akşamı ve bana kalıyor boynunu bükmesi 
Vardığım yerde kalbim durdu durmaz dar vakit 
Sanki serde bişey soldu ahdımdan hafif 
Sorma ben inim inim inliyorum 
Sen sustukça geberiyorum! 
Sürçilisanısın inatçı kalbimin, konuşanlara özeniyorum. 
 Diline dolanmış bahaneler 
 Bahane değil onlar harabeler 
 Hüngür hüngür ağladım, senin alacağın olsun utandı meyhaneler 
Oyuna getirdin aşk, sana da aşk olsun  
Muhbirmiş kelimeler..



 

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Şartlar ne olursa olsun, kendi gerçeğinde kalabilmek en büyük erdem. 
Her tür çıkarcılığın, sahteliğin, yalanın okyanusunda sadece kim olduğunu bilen 
denizci yolundan sapmaz. 
Rotası bellidir, değişmez. 
Ufukta kaybolmayan tek şeydir o: 
Hakikat. 
Kendi içindeki hakikatine hep sahip ol, 
senin en değerli pusulan işte o'dur..

3 Ağustos 2017 Perşembe

Sessiz Gemi..

Yahya Kemal, hocalık yaptığı Heybeliada’da Bahriyeli öğrencisi Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım’a aşık olur. Celile Hanım da aşkına karşılık verir ve eşinden boşanır.
Ancak durumu anlayan genç Nazım Hikmet, hocası Yahya Kemal’e bu durumu onaylamadığını belli eder. Yahya Kemal bir taraftan deliler gibi kıskanıyor, diğer yandan bu eviliğe yanaşmıyordu… Yahya Kemal, aşkını kendi ağzından şöyle anlatıyor;
“1916 yılından 1919 yılına kadar bir kadına deli gibi aşık oldum… Bu kadın yazın adada otururdu. Ben de orada idim. Deli divane olmuştum Sonbahar’da Nişantaşı’ndaki evini düzenlemek için İstanbul’a inerdi 1916 Sonbaharı’nda yine İstanbul’a iniyordu. Ben müthiş muzdariptim artık vapur giderken iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar. O gidinceye kadar Ada dopdolu idi. Gider gitmez benim için boşalıverirdi Tam o günlerde Berlin Büyükelçisi Hakkı Paşa İstanbul’a dönecek lafı çıktı. Hakkı Paşa, benimkinin uzaktan akrabası oluyordu ve İstanbul’a geldiğinde geceler düzenler, İstanbul’un bütün güzel kadınlarını çağırırdı. Benimki de oralara gidecek diye içim burkuluyordu. Hatta kendisine bu endişemi söylemiştim Gitmeyeceğine yemin etmişti. Bir gece Ada Oteli’nde otururken, yandaki iki kişinin ‘Berlin Büyükelçisi bu gece davet veriyor. İstanbul’daki bütün güzel kadınlar davetli’ lafını ettiklerini duydum. Müthiş bir acıyla yerimden kalktım. İskeleye doğru gittim. Son vapur çoktan kalkmıştı… Sert bir lodos esiyordu. Deniz karmakarışıktı, ancak ne olursa olsun, sandalla Maltepe’ye geçmeye karar verdim. Sandalcılara gittim, yanaşmıyorlardı. Çok para verince biri ikna oldu… Açıldık, bir süre sonra lodos büsbütün arttı. Denizde çalkalanıp duruyorduk. Sandalcı bana küfretmeye başlamıştı. Ölmek üzereydik, ama ben sadece sevgilimin katıldığı geceyi düşünerek müthiş bir kıskançlık duyuyor ve bir an önce orada olmak istiyordum. Sırılsıklam Maltepe’ye gelebildik. Hemen bir kahvehaneye gidip, araba bulmaya çalıştım. Yoktu… Bunun üzerine Maltepe’den Bostancı’ya yürümeye karar verdim. Tren yoluna çıkarak koşmaya başladım. Maltepe-Bostancı arasının bu kadar uzun olduğunu o zamana kadar fark etmemiştim. Kan ter içinde Bostancı’ya geldim. Vakit hayli geçti… Karakola gittim. ‘Bana bir araba bulunuz hastam var’ dedim. Aradılar taradılar birini buldular. Yine bir sürü para verdim… Arabayla yola koyuldum. Kadıköy, oradan Üsküdar.
Karşıya geçtim. Doğru Nişantaşı!..
Sevgilimin oturduğu apartmanın kapıcısı ahbabımdı. Penceresini vurarak onu uyandırdım.
‘Benimki evde mi’ diye sordum? Adam halime bakıp şaşırdı: ‘Evde, bu akşam çıkmadı!’ dedi,
‘Ne diyorsun diye bağırdım?’ Bütün katettiğim mesafe sanki başıma yıkılmıştı.
Eve kaçta geldiğini araştırttım. Sözüne inanamıyordum. ‘Çık bir bak! Evde mi?’ diye adamı zorladım… Adam çarnaçar çıktı. Bir münasebetle hizmetçisine sormuş uyuyor! demiş. Geldi haber verdi.
Sanki dünyalar benim oldu… Apartmanın karşısında bir arabacı meyhanesi vardı. Orada sabaha kadar içtim… Sabahleyin, doğru eve çıktım. Benim halim berbat. Toz toprak içinde olduğumu görünce şaşırdı ve hemen anladı.
Sarmaşdolaş olduk…”

SESSİZ GEMİ…
Yahya Kemal’in Sessiz Gemi’si “hep ölüme yazılmış bir şiir olarak” bilinir. Oysa demir alıp bu limandan kalkan gemi. Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol dizeleri. Yahya Kemal’in hayatındaki en büyük aşkı olan Celile’sinin Ada’dan gemiyle İstanbul’a uzaklaşışı esnasında yaşadığı çaresizliği anlatır. Ölümdür elbette Sessiz Gemi’nin konusu. Ama aşkta aranan ölümdür ve Celile’nin ardından ada limanında bakakalan Yahya Kemal’den esintiler içerir..
“Artık demir almak günü gelmişse zamandan… 
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan… 
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol… 
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol… 
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli… 
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu… 
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli… 
Biçare gönüller!.
Ne giden son gemidir bu… 
Birçok seneler geçti dönen yok seferinden.. 
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler 
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler…"

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Hayata Dair

İnternet dünyası büyük bir havuz, bir deli kuyuya taş attı misali yayılan bir şiir, bir mesaj ya da bir yazı alıp başını gidiyor işin kötüsü kaynağı doğru olmasa da o kadar güzel oluyor ki bazen elden ele ışık hızında yayılabiliyor. Son olarak vasiyeti olduğu söylenen bir yazı dolaştı ve Harun Kolçak'a ait olmadığı belirtildi sonra. Bugün de buna rastladım çok sever çok yakından takip ederdim de bunları gerçekten yazdı mı nereye yazdı bilemiyorum lakin cümleleri kendime çok yakın bulduğumu belirterek paylaşmak isterim sonradan çıkacak polemikler umurumda değil açıkçası ben bana ait hissettiğime ya da bana kattığı hatırlattığı değerlere bakarım. Çok haklı olduğu yerler var unutmamalıyım.

HARUN KOLÇAK'ın kaleminden...
HAYATTAN...
*Geniş ve rahat olmayı öğrendim... 
Ölümün dışında hiç bir şey göründüğü kadar önemli ve acil değil...
*Coşkulu ve neşeli olmadığım zaman, bunun hiç kimsenin suçu olmadığını ve gülümsemem gerektiğini öğrendim...
*Cesur olmayı; değilsem bile öyle davranmayı öğrendim... Nasıl olsa, aradaki farkı kimse anlamıyor...
*Cazibemle 15 dakika idare edebildiğimi, ama ondan sonra mutlaka bilmem gereken bir şeyler olduğunu öğrendim...
*Hiç kimsenin sır saklamadığını öğrendim!... Çünkü herkes, "birine söylemek ihtiyacı" hissediyor...
*Yanıtını bilmediğim ve emin olmadığım konularda "Bilmiyorum" demenin daha faydalı olduğunu öğrendim...
*Ağzımı kapalı tuttuğumda, fazla hata yapmadığımı öğrendim!...
*Başarıya çıkan bir "asansör" olmadığını, tırmanmak gerektiğini öğrendim...
*İnsanların bana sadece, -benim izin verdiğim şekilde davranabildiklerini öğrendim...
*Kıskançlığın, mutluluğun düşmanı olduğunu ve "mutlu olmak için başkalarına güvenme"nin sonsuza kadar hayal kırıklığı getirdiğini öğrendim...
*İnsanların kendinden daha az başarılı insanlarla, başarısını; mutsuz insanlarla da mutluluğunu konuşmaması gerektiğini öğrendim...
*Başkaları için olumsuz düşünüp acımasız ve kırıcı olanların, aslında güçsüz kimseler olduğunu ve sevgiyi sadece güçlü insanLarın bildiğini öğrendim...
*İnsanlara artık kızmıyorum... Çünkü, hayatlarında hataları, sorunları, mutsuzlukları olan insanların,karşılarındakileri kendi yerlerinde görmeye çalıştıklarını öğrendim...
*"Ben bu hatayı nasıl yaptım?" demek yerine, en mükemmel düşünenlerin bile hata yapabileceğini; önemli olanın, ders alıp yinelememek olduğunu ve yeni hatalardan daha az zararlı çıkmayı öğrendim...
*Hayattaki en önemli çözümün, neyin "önemli" olduğuna karar verip gerisini çöpe atmak olduğunu öğrendim...
*BENİ ELEŞTİREN, BANA BİR ŞEYLER SÖYLEME YETİSİNİ KENDİNDE BULANLARA , "CEVAP VERMEME" Yİ ÖĞRENDİM...
ÇÜNKÜ BU TARTIŞMA, HİÇ BİR ZAMAN BİTMEYECEKTİR...
*Sadece "ders almak" için arkama bakmayı, sadece "yüksek sesle düşünebilmek" için sorunumu bir başkasına anlatmayı öğrendim..."Çözüm" için değil...
*"İmkânsız" diye bir şey olmadığını, çok istediğimde imkansızı elde edebildiğimi, asıl savaşı kazanabilmek için "küçük çarpışmaları kaybetmeyi" göze almayı öğrendim...
*Zamanı ve sözleri, dikkatsizce kullanmamayı öğrendim... Çünkü geri alamıyorum...
*Ne kadar çaba harcarsam harcayayım, bazılarının mutsuzluk için her zaman bir "neden" bulabildiğini öğrendim... ARTIK ÇABALAMIYORUM!
*Önemli olan şeyin, başkalarının benim hakkımda ne düşündükleri değil; benim kendim hakkındaki düşüncelerim olduğunu öğrendim...
Kendimi yargılıyorum...
*"Affetmek ve Unutmak"... Eğer güçlüysen başarabildiğini ve kin tutmanın beni rahatsız ettiğini öğrendim...
*Nerede ve ne şartlarda olursa olsun, yaşadığım yeri güzelleştirmeyi öğrendim...
*Sürekli "BEN DÜRÜSTÜM, BEN DOĞRUYU SÖYLÜYORUM, SEN FARKLISIN" diyenlerden kuşkulanmayı öğrendim!...
*Durum ne kadar vahim olursa olsun, soğukkanlılığımı yitirmemeyi, gülümsemeyi; her şeyi negatif ve kötü düşünen, mutsuz olan insanlardan ayrı kalmayı öğrendim...
*Beni kızdıran birine cevap vermeden önce, 10 saniye düşünmeyi, nefesalmayı ve kendime sakinleşmek için zaman tanımayı öğrendim...
*Bugünkü her üzüntümün ve her acımın, benim yarınki mutluluğumu hazırladığını öğrendim...
*Yapmak istediklerimden asla vazgeçmemeyi, büyük düşlerin gerçeklerden daha güçlü olduğunu ve "başarmanın en kısa yolu" olduğunu öğrendim...
*"Kaybedecek neyim var?" demek yerine , yaşadığım her şeyde "kazanacak çok şeyim var!" demeyi öğrendim...
*Hayatı, gereğinden fazla ciddiye almamayı öğrendim...
*En önemlisi de, kendime gülmeyi, kendimle eğlenmeyi, kendimi sevmeyi öğrendim!

20 Temmuz 2017 Perşembe

Gitme, seviyorum...

Eşref Kolçak yıllardır Kumla'da yaşar, kendi gençliğinden beri belki de, yazın giderdik yine var yazlığımız orada da pek gitmiyoruz, neyse orda Harun Kolçak'ı görürdüm tombik uzun saçlıydı ^^ sesine de hayatlarına da hayranım, özellikle Eşref bey o yakışıklılıkla ufacık ve fiziken pek denk olmayan karısıyla o kışın terk edilen sahilde nasıl mutluydu ve huzuru seçmişlerdi, markete bile birlikte giderlerdi eski bi chevrolet i vardı (babamın da vardı mavi)
Murat Soydan ve ailesi falan da ziyarete gelirlerdi, ne varsa eskilerde var, aşk, bağlılık, huzur..bir çiçekle bir ömür. neler geldi aklıma bi şarkıyla.. 
demiştim..henüz birkaç ay önce..Tam da aşağıdaki şarkıyla.

Hayatımda aklımdan ve kalbimden hiç çıkmayacak güzel bir sohbetin başlangıcında.
Küçük cümleler vardır bam telinize dokunur ya da basit bir cümlenin ardı öyle bir gelir ki içinize işler. Hayat bu güzel an lardan oluşur ve bunların yitirilmesinden.
Twitterı ilk kullanmaya başladığımda ilk takip ettiklerimdendi sesine, şarkılarına ve insanlığına hayran olduğum, o dönem çok popüler olan twitterda kimseyi kırmayan, hayranlarını cevapsız bırakmayan, her aksam zaman ayıran ve mütevaziliğiyle hayran bırakan güzel insanın daha da yapacak çok şeyi vardı, nasıl içime bir taş oturdu bu gece anlatmak için kelime bulamıyorum.
Hayat bir kelebeğin ömründen de kısa, ayrılık ve özlem için fazla acımasız ve ne zaman olursa olsun zamansız ölüm😔

Huzurla ışıklarla uyu güzel insan, merhametli ruh.
Bugün bu şarkı, neyse devamına gerek bile yok..
Adı gibi; ağlattı beni..

Sanma ki ben bilmiyorum oyunun kurallarını 
Ama tercih etmiyorum, denedim hiç tat almadım 
Olana kadar ,bekliyorum...
Gururdan sevgi ölür mü? yağmursuz çiçek büyür mü?
Bir kaç cümle son bir bakış 
Bilinmez maceralara gidiyorsun Canevimden .. 
 Ağlat beni, sana da bu yakışır..
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...