21 Haziran 2017 Çarşamba

Ağrı

O günden sonra kuracak güzel bir cümlem olmadı hiç dünya için. 
Rüyalarım tüller ve silahlardan bu yana sisli. 
Kıvrılıp giden dalgın bir yol, 
yolda eski bir taş,
limanda bağlı bir tekne, 
yosunlu bir halat gibi durdum.. 
Uzağımda açık denizdi o yürüdü gitti.. 
Ben kıyıda ıssız bir ev, 
ince boğazda gıcırdayan tahta iskele, 
iskelede bir lastik, az ilerde turuncu bir şamandıra, 
İçimde kuzeyden bir hatıra aksiyle durgun suya vurdum. 
Bir siyah beyaz kare içinde, hepsi hepsi bir hatıra işte 
Bıraktın, unuttum, unutuldum. 

 Seni kırdığım yerden beni de kırdılar, 
Ben hiçbir cümleyle ağlayamam artık seni. 


Sonsuz bir inkar içinde yaşamak ve zordan her zaman kaçmak..

Bunu hangimiz yapmıyoruz ki zaman zaman kendimizce haklı nedenlerle?
Ya da korumak için elimizde olanları bir bilinmeze kurban etmekten çekinerek? gönüllü ya da gönülsüz mecburiyetten veya sorumluluktan her ne ise.
Ya da bize zaman bişeyler ispat etsin, ondan sonra açıklarım beni anlarlar hissine kapılıp kendimizi korumak adına yalanlar söylemiyoruz ardına gizlendiğimizi sanıp? Çaresizlik..
ÇARESİZLİKTEN NEFRET EDİYORUM demişti biri, kurban olacağını ve edeceğini bildiğinden.
Sadece anı yaşamak var bir de ne zaman denesek zararlı çıktığımız.

Hakkım olmayan hiçbirşeye talip olmadım, istemedim el uzatmadım.
Verdiğimi canı gönülden verdim koşulsuz.Yine de verdikçe görevimmiş gibi, mecburmuşum gibi arttıkça artarak istenmesinin önünü alamadım? Bıçak kemiğe dayandığı an verebileceğimi de vermedim. Bir adım ötesini görebilmekten hep.
Minnettar olmasını beklemedim insanlardan ama kadir kıymet bilmelerini umut ettim.
Verdiklerim değil verebilecekleri kadarı bana dönerse eğer bu "gönülden verdiğiniz herşey aslında sizindir" inancıma ait bir ödül saydım. Kendi başarım ya da ödülüm değil, emanet.
Aksi icinse üzülmedim. Çünkü sevmek kuralsız koşulsuz beklentisizse anlamlı.
Size söz verilip verilip icraat yoksa siz de kontağı kapatıyosunuz bir süreliğine.
Aksi halde verdiğinizi de alıp götüren onca emeği heba eden nankör bir tsunami gibi..
                   
Bir de öğrendim ki veremeyeceğinizi talep etmek, hep  karşıdan beklemek, ya da ben yapıyorum sen de demek hatta imkansızı yaşamanız kadar hayal etmeniz bile hayata dair..ya da tam aksi.
Tek bildiğim yorucu.                      
Verilmeyen sözler başım gözüm üstüne de benim kavgam vaadlerle.                      
Benden önce o..suretten once aslı..olduğu kadar, diyemeyecekseniz..neyi neden sevdiniz unutacaksınız ters düştüğünüz an yada hatalarınızla sarıp sarmalanıp iyi edilirken, siz en ufak hataya tahammül gösteremeyecekseniz. Fark edecekse özellikle de sizde bişeyler değiştirecekse.
Siz eğer türü sevecekseniz rağmen türü sevildiğiniz halde...
Lütfen kimsenin yolunu değiştirmesine neden olmayin ki o da sizin hayatınızın orta yerine bomba gibi düşmesin. Çünkü bazen bir intihar komandosu yaratır bir aşk..                
Neye kime ne zarar vereceği umurunda dahi olmayacak kadar büyük boyuttta.
Kendinden vazgeçmiş, onuru kırılmış bir insanın kaybedecek başka neyi olabilir ki?

Ateşle oynamayın akla güvenip ki kalbi es geçmeyin, ki size bir gun dönüp iyi de madem yazmayacaktın aşkı, ucunu neden açtın gururumun bile bile ?
Madem kendini yasakladın,mazur gör merakımı. Çekip gitmek de ne bu kadar güzel bakıp? demesin.
(sadece bu dize alıntıdır)
Siz olduğunuz gibi kalmazsanız, bunu hele hiç karşıdan beklemeye hakkınız yoktur.
Bunu yazın bir yere, lazım olur.
“İnsan böyledir, aziz bayım, iki yüzü vardır onun; kendini sevmeden sevemez.” der Camus.
ama ardından ekler:
“Bazen sebepsiz yere güzel şeyler hayatımıza girer. Her zaman anlam veremeyebiliriz ama onlara güvenmeliyiz.”
Bazen sadece yaşamayı seçmek gerekir..
Bildiğiniz gibi değil sildiğiniz gibi kalmayı tercih edebilir aksi halde.
*alternative

Not: Yazdım ama hafiflemedim? yazamıyorum da zaten bence, o zaman yazmasam mı😑😒

Üç tür SEVGİ

Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir" diye başlıyor, Masumi Toyotome .
 "Ama sevgi nedir, nerede bulunur, biliyor muyuz?" diye soruyor.. Sonra anlatmaya başlıyor :
"Sevgi üç türlüdür !..
" Birincisinin adı "Eğer" türü sevgi!..
Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek sevgiye bu adı takmış yazar.
 Örnekler veriyor: Eğer iyi olursan baban, annen seni sever.
Eğer başarılı ve önemli bir kişi olursan, seni severim. Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim. Toyotome "En çok rastlanan sevgi türü budur" diyor.
Bir şarta bağlı sevgi. Karşılık bekleyen sevgi.. "Sevenin, istediği birşeyin sağlanması karşılığı olarak vaad edilen bir sevgi türüdür bu" diyor yazar. "Nedeni ve şekli bakımından bencildir.
Amacı sevgi karşılığı birşey kazanmaktır." Yazara göre evliliklerin pek çoğu "Eğer" türü sevgi üzerine kurulduğu için çabuk yıkılıyor. Gençler birbirlerinin o anki gerçek hallerine değil, hayallerindeki abartılmış romantik görüntüsüne aşık oluyor ve beklentilere giriyorlar.
Beklentiler gerçekleşmediğinde, düş kırıklıkları başlıyor. Sevgi giderek nefrete dönüşüyor.
Ve malesef en saf olması gereken anne baba sevgisinde bile "Eğer" türüne rastlanıyor.
Fakat aslında insanlar "Eğer" türü sevginin üstünde bir sevgi arayışı içindeler...

 İkinci türe geçiyoruz. "Çünkü" türü sevgi. Toyotome bu tür sevgiyi şöyle tarif ediyor:
"Bu tür sevgide kişi, bir şey olduğu, birşeye sahip olduğu ya da birşey başardığı için sevilir.
 Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır."
Örnek mi?.. "Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin/yakışıklısın!"
"Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki.."
"Seni seviyorum. Çünkü bana o kadar güven veriyorsun ki.."
Yazar, Çünkü türü sevginin, Eğer türü sevgiye tercih edileceğini anlatıyor.
 Eğer türü sevgi, bir beklenti koşuluna bağlı olduğundan büyük ve ağır bir yük haline gelebilir.
Oysa zaten sahip olduğumuz bir nitelik yüzünden sevilmemiz, hoş birşeydir, egomuzu okşar.
 Bu tür, olduğumuz gibi sevilmektir. İnsanlar oldukları gibi sevilmeyi tercih ederler. Bu tür sevgi onlara yük getirmediği için rahatlatıcıdır. Ama derin düşünürseniz, bu türün, "Eğer" türünden temelde pek farklı olmadığını görürsünüz. Kaldı ki, bu tür sevgi de, yükler getirir insana…
İnsanlar hep daha çok insan tarafından sevilmek isterler. Hayranlarına yenilerini eklemek için çabalarlar. Sevilecek niteliklere onlardan biraz daha fazla sahip biri ortaya çıktığı zaman, sevenlerinin, artık ötekini sevmeye başlayacağından korkarlar. Böylece yaşama, sonsuz sevgi kazanma gayretkeşliği ve rekabet girer. Ailenin en küçük kızı yeni doğan bebeğe içerler. Sınıfın en güzel kızı, yeni gelen güzel kıza içerler. Üstü açık BMW'si ile hava atan delikanlı, Ferrari ile gelene içerler. Evli kadın kocasının genç ve güzel sekreterine içerler.
"O halde bu tür sevgide güven duygusu bulunabilir mi?" diye soruyor, yazar. "
‘Çünkü’ türü sevgi de, gerçek ve sağlam sevgi olamaz" diyor.
Bu tür sevginin güven duygusu vermeyişinin iki ayrı nedeni daha var. 
Birincisi; "Acaba bizi seven kişinin düşündüğü kişi miyiz?" korkusu. Tüm insanların en az iki yönü vardır. Biri dışa gösterdikleri.. Öteki yalnızca kendilerinin bildiği... "İnsanlar sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve bizi terkederlerse" korkusu buradan doğar. 
İkincisi de; "Ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sevmez olurlarsa.." endişesidir. 
Japonya'da bir kuru temizleyicide çalışan dünya güzeli bir kızın yüzü patlayan kazan yüzünden parçalanmış. Kız fena halde çirkinleşince, nişanlısı nişanı bozup onu terketmiş. Daha acısı, aynı kentte oturan anne ve babası, onu artık ziyarete bile gitmemişler... Sahip olduğu sevgi, sahip olduğu güzellik temeli üstüne bina edilmiş olduğundan bir günde yok olmuş. Güzellik kalmayınca sevgi de kalmamış. Ve kız birkaç ay sonra kahrından ölmüş. Japon yazar "Toplumlardaki sevgilerin çoğu “Çünkü” türündendir ve bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda insanı hep kuşkuya düşürür" diyor. Peki o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne ? Ve işte sevgilerin en gerçeği!..
Nedir peki, gerçek sevgi.. Asıl sevgi.. En güzel sevgi ?..

 "Üçüncü tür sevgi, 'Rağmen' diye adlandırdığım türdür" diyor yazar.
Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında birşey beklenmediği için, "Eğer" türü sevgiden farklıdır bu. Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp, böyle bir şeyin varlığını temel olarak almadığından, ‘Çünkü’ türü sevgi de değildir bu.
 Bu üçüncü tür sevgide, insan "birşey olduğu için" değil, "birşey olmasına rağmen" sevilir.
 Güzelliğe bakar mısınız? ‘Rağmen’ türü sevgi! Esmeralda, Qusimodo'yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına "rağmen" sever. Yakışıklı ve zengin delikanlı da Esmeralda'ya çingene olmasına "rağmen" tapar ! Kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insanı olabilir. Bunlara 'rağmen' sevilebilir.
Tabii bu sevgiyle karşılaşması şartı ile.." Burada insanın, iyi, çekici, basarılı ya da zengin bir konum edinerek sevgiyi kazanması gerekmiyor. Kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da kötü geçmişine "rağmen", olduğu gibi, o haliyle sevilebiliyor kişi. Bütünüyle çok değersiz biri gibi görünebiliyor ama en değerli gibi sevilebiliyor. Japon yazar "Yüreklerin en çok susadığı sevgi budur" diyor.
"Farkında olsanız da, olmasanız da, bu tür sevgi sizin için yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, başarı ya da ünden daha önemlidir."
 "Bugün yaşamınızı sürdürebilmenizin nedeni 'Rağmen' türü sevgiyi şu anda yaşıyor olmanız ya da birgün bu sevgiyi bulacağınıza inancınızdır."
Son sözlerinde biraz umutsuz, Toyotome:
 "Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak ve mutlu edecek bu sevgiyi bulmak çok zor.
 Çünkü herkesin sevgiye ihtiyacı var ve başkalarına verecek kadar fazlası kimsede yok...

19 Haziran 2017 Pazartesi

İnsan İnsan..

Hâlini düzelten ya da terk eden buradan bile sıyrıldı, ben onu hep elenmiş saydım.
Yapmaya yapabilmeye değil olmaya inandım,
sanki olabilecek ama olmaya yetemeyecek bir şey olduğuma inandım.
Kâinatın bu aşağı mahallesinde yükseğe hayran yaşadım.
Hep dallara, dağlara, aklını verip giden delilere hayran yaşadım.
Aklını beğenenlere şaştım da yaşadım.
Yaşamadıysam da şurda durdum, evet o yokuşun üstünde durdum, yaz da önümden geçti,
sonbahar da.
Ben durdum.

Kendi çocukluğum ve gençliğim, öyle olduğuna şaştığım yetişkinliğim de geçti her şey ile beraber, ben yokuşun üstünde her şeyi gördüm.
Gezen gezdiği yeri görürken ben durduğum için her şey önümden yüzerek geçti, gördüm. 
Kendimi kendimden ayırıp da gördüm.
Seni de gördüm her şeyi söyleyemesem de ötekini de, nereye gittiğini neye koştuğunu gördüm, 
akşam elindekileri gördüm, sofranı, etrafını gördüm.
Beni görünce ifadeni değiştirsen de neşeni gördüm, bazen endişeni gördüm, endişeni kovalamaya çalışmanı gördüm, tekrar iyi olmaya çalışmanı gördüm, seni ve ötekileri gördüm.!

İz kayboluncaya kadar gördüm, kaybolduktan sonra gözlerimi kapatıp görmeye devam ettim.
Biliyorum, ne olsa dolaştım aralarında, aranızda.
Yabancı değilim tuhaf bir şey söylendiğinde ya da âşina değilim sıradan bir söze.

Çünkü aslında kimsenin değil bunlar, 
sen içindekileri geri çektiğinde. 

Bak nasıl susuveriyor, neden feveran ettiğini bile hatırlamıyorsun
ya da yapıştığın bir şey elinden düşünce arkana bile bakmıyorsun...

11 Haziran 2017 Pazar

Yaramızda Kalsın

İki yalnız bir doğru edebilirdik. 
Şimdi farklı şiirlerde yaşar gibiyiz. 
Ben Mecnun, sen Şirin; tesadüf değil
Biz bize kurulmuş tuzak gibiyiz. 
 Söz ettim mavilere, içimdeki yaralardan. 
Gökteki yağdı yine, yerdekinde yakamoz var. 
'Bu bir soygundur 'der gibi bakan gözlerinden, 
Artık gider gibiyim. 
 Bahsetme kimselere, yaramızda kalsın. 
Sığmadık şehirlere, şiirlere taştık. 
Unutmadım yine, bir büyüklük bende kaldı. 
Ah kadehler kırıldılar sana bu gece...

21 Mayıs 2017 Pazar

Biraz.

Biraz yorgun hissediyor olabiliriz. Ama biliyorum sabaha kalmaz gelir kaybettiğim her ne varsa..
Pil bile bitiyor değil mi?

Ps: mobil yazmak ne zormus😪

Sevgili'm diyorum..

Denizin en az yeri bir köpüğü başlatıyor 
Yürüyorum kumların çakıllarin yanı sıra 
Yüreğimde bir sancı keskin bir akasya kokusundan 
Avuçlarımda bir yanma 
Büyüyen bir ürpertiyim sanki, kayıp gidiyorum üstünde sabahın 
Oldu olacak 
Eğilip bir taş alıyorum yerden, fırlatıyorum denize 
Ufacık bir gülüş geçiyor suyun üzerinden 
Bir çocuğun gülüşü gibi 
Aşkların, nice aşklarin ayrılık günü gibi 
Bir sokağın ucunda kaybolup solan 
Daha çok solan, aşkların solgunluğu suyun üzerinde 
Korularda yoğun bir erguvan sisi. 

Hisarlı balıkçı ağlarını ayıklıyor 
Ağları pembeden hüzne giden 
Dip sularında mercanlar gibi koyulaşan 
Kirpiksiz gözleri böyle daha güzel 
Çil basmış yüzünü bütün 
Parmakları capcanlı, pavuryalar gibi 
Merhaba, desem bir kucak balık atacak önüme 
Biliyorum atacak 
Böyledir memleketimin yoksul halkı 
Bir onlarda rastladım bu cömertliğe 
Istavritler kıpır kıpır dibinde sandalının 
Balık dedin mi, oynamaz gözleri hiçbirinin, tertemiz bir resim gibi 
bakarlar insana 
Günlerce bakarlar, bıraksan yıllarca bakarlar belki 
Gözlerin gibi senin, yıllardır unutamadığım 
Ve bu yüzden olacak düşünmedim şimdiye kadar bir balığın ölebileceğini. 

Hızar sesleri geliyor yakından, güneşin döndüğünü görüyorum 
Çınar yapraklarının arasında yeşil yeşil 
Yeşille sarı birlikte dönüyor 
Denize düşüyorlar kırıla kırıla 
Bir örtü oluyor düşündügüm her şey denizin ve asfalt yolun üstünde 
Gözyaşları bir örtü, onurla cesaret bir örtü 
Senin upuzun gövden -kapkara saçlarınla- 
Daha da uzun şimdi bir örtü olarak 
Denizin kıvrımlarında aşka hazırlanıyor 
Göğe düğmeler gibi yapışmış kirazların altında 
Yıllar var ki unuttuğumu sanırdım bu örtüyü ben 
Sevgiyi bilmezdin de ondan, sevişmeyi bilirdin yalnızca 
Birtakım sözler de bilirdin, niye saklamalı, en ustalıklı sözlerdi onlar 

Ama bak 
Kaybolup giderdi herbiri, karşılaştılar mı bir yerde şiirle 
Aslına bakarsan en güzel aldanmaları yaşadık seninle biz 
Hatırlıyorum da öyle. 

Tepelerde otlar yakmışlar, kuzular dolaşıyor dumanların arasında 
Bir kızla oğlan geçiyor, birbirilerine iyice sarılmışlar 
Kızın ağzında ince bir dal parçası
Dalın ucunda bir tomurcuk, ağzıyla dudaklarıyla beslemiş sanki onu 
Öylesine bilmek istiyorum ki ne konuştuklarını, ama duymaktan 
korkuyorum gene de 
Söyle, en son nerde görmüştüm seni 
Böyle dumanlar vardı gözlerinde, boynunda bir de 
Şimdi gene var 
Bileklerinde, bileklerinin renginde 
Dudaklarında, dudaklarının 
Gözlerinin dolar gibi olması renginde ve 
Yorgunsan bir kıyı kahvesinde dinlenirkenki 
Üşüdügün, başını omzuma koyduğun, sonra elele 
Bir aşkı yaşamak, bir aşkınn bilinmesinden bambaşka değil miydi 
Ve bu ikisini ayıran duman, yani bir aşkı bizim yapan 
Bu dumanların hepsi gibi varsın şimdi de 
Acele etme yoksun belki 
Ben herşeyin bir bir yok olmasına o kadar alıştım ki 
Ve her şeyin bir bir varolmasına o kadar alışacağım ki 
Bilirsin neler için çarpmıyor bir yürek. 

Küçüksu çayırını şantiye yapmışlar 
İşçiler beton döküyor, demir eğiyor, zift kaynatıyor 
Vakit öğleyi geçti çoktan, yemeklerini yemiş olmalılar 
Coca-Cola’ya doğrayıp ekmeklerini 
İşçilerimiz, yarını kuracak olan işçilerimiz 
Ben görür müyüm bilmem, ama kuracaklar mutlaka 
Coskuyla çakacaklar her çiviyi, türkülerle dökecekler betonu 
Ve onlar 
Onlar, diyorum sadece 
Bir yolculukta karşılıklı konuşan adamların 
Parmak uçlarındaki sigaralar gibi şaşkın 
Bilmeden ne yapacaklarını 
Anlayacaklar ne kadar güçsüz 
Ne kadar zavallı olduklarını 
Vakit öğleyi geçti çoktan. 

Bir tanker geçiyor şimdi de tam akıntının ortasından 
Baştanbaşa gül rengi 
Kimseler görünmüyor içinde 
Neden görünmüyor, bilmiyorum 
Yolcu uçaklarına, yük kamyonlarına, fabrikalara petrol taşıyor 
Tanklara, savaş gemilerine, roketlere de 
Yılların, yüzyılların 
Bitmeyen vahşetini ateşlemek için 
Sanki bu yüzden kimseler görünmüyor ortalıkta, utançlarından 
Utancı bilerek yaşamak korkunç 
Daha korkuncu da var:utancı bilerekten yaşatmak 
Gördük hepsini işte, daha da görüyoruz. 

Pembeye dönük bir aydınlık, yağıyor usul usul 
Bir poyraz çıktı hafiften, kuzeye çevrildi teknelerin burnu 
Ve güneş kaydıkça kayıyor batıya doğru, birazdan kan kırmızı bir gök 
buğulanacak 
Birazdan kan kırmızı bir akşam yağmuru da dökülebilir 
Neler olabilir birazdan 
Bir uçak geçiyor yaldızdan bir iz birakarak 
İçindeki mutlu yüzleri düşünüyorum 
Bir hüzün basıyor gene, ne kadar istemesem de 
Çabuk geçiyor 
Nerede okumustum, hatırlamıyorum şimdi, biri mi anlatmıştı yoksa 
Mahpusunu kıskanan bir gardiyani 
Ve düşün sevgilim, mahpusunu kıskanan bir gardiyan düşün 
Ne kadar acı bunlar 
Kıskanıyorlar hepimizi ve kıskanacaklar 
Güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak 
Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir 
Birazdan akşam olacak sevgilim 
Bütün heybetiyle akşam olacak.

'Sevgili'm', diyorum, oysa kimsecikler yok yanımda 
Bilmiyorum kime sevgilim dediğimi 
Bildiğim bir şey varsa 
O kadar yeni bir anlamda söylüyorum ki bu kelimeyi 
Unutup birden zamanı ve yeri 
Onunla bir günü kutluyorum coşarak 
Onunla bir günü kutluyoruz sanki.

31 Ocak 2017 Salı

Çivi İzleri..

Sokrat der ki:

Babası oğluna bir torba çivi verir ve ona sabrını her kaybettiğinde kapağın arkasına bir çivi çakmasını söyler. Birinci gün çocuk 37 çivi çakar. 
Haftalar ilerledikçe çocuk kendini kontrol etmeyi öğrenir ve daha az çivi çakmaya başlar. 
Daha sonra, kendini kontrol etmesinin gidip kapağa çivi çakmaktan daha kolay olduğunun farkına varır. Hiç çivi çakmadığı ilk günün sonunda durumu babasına bildirir. 
Bu defa baba, oğluna kendini kontrol ettiği her günün sonunda çivi sökmesini söyler. 
Günler geçer ve en son çivi söküldüğünde çocuk yine babasına haber verir. 
Babası çocuğu elinden tutar ve kapağın yanına oturur ve şöyle der:

"Bak oğlum çok çalıştın, fakat kapağın üzerindeki tüm deliklere bir bak.
Hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaklar. 

Her sabırsızlığında karşındakilerde böyle yaralar oluşur. 
Ne kadar özür dilersen dile o yara daima orada duracaktır. 
Sözlü bir saldırı da en az fiziksel saldırı kadar yaralayıcıdır."

26 Ocak 2017 Perşembe

Arafta..

Yazım tarihi 8.1.2017

Bazen kendimi bir rüyanın içinde buluyorum, o uyur uyanık, sanki uyanıksın ama kımıldayamıyosun, ya da gözlerini açsan bitecek ama açamıyorsun hali var ya, öyle..karabasan gibi.
Bazen çok güzeller, o zaman da ben gözlerimi yumup devam etmek istiyorum
*bir süre de hayal gücümle ediyorum galiba..*
Hiç rüya görmeyen ben, rüyaların ağırlığı altındayım uzun süredir, mealine bakmıyorum eski tabirle çünkü moralimi bozup negatif etkileyeceğinden korkuyorum, rüyaların doğru tabir edilirse işaret olduğuna inanıyorum. Hele benim gibi hiç görmeyen birisi için. Bunu istemiyorum.
Dik tutmaya çalışıyorum başımı her zamanki gibi, bana hiçbişey işaret vermesin uyarmasın istiyorum, ama ne ateşe yaklaşabiliyorum ne de kaçabiliyorum, tam bir kelebek değil mi:)
çünkü benim mizacım ne yaşarsam yaşayayım kaç defa takılıp düşecek olursam olayım hep çetin yollardan bazen de aynı yolda nereye çıkacağı belli olmayan patikalardan ibaret..
Bazen yolüstü güzellerine aldanıyorum, eğilip topluyorum taç yapıyorum saçlarıma ve dans ediyorum..
Bazen güçlü gövdesi olan bir ağacın güçlü sandığım gölgesine kanıyorum, dibinde soluklanıp o mahur uykuya dalıyorum ve bunu huzur sanıyorum.. sigaramı gövdesine bastırdığımda toz bulutu haline gelecek kadar kof olduğunu görene dek..
Bazen uçuyorum bir kelebek ya da kuş olup , konuyorum en yüksek dalına, bir sözde dediği gibi;
bir dala konacaksam kendi ipeksi kanatlarıma güveniyorum beni taşıyıp taşıyamayacağını değil..
Bazen kalkıp yürümeye devam ediyorum, yürüyorum yol beni nereye götürürse değil ben nereye çıkmasını hayal ediyorsam oraya gitmeye çabaladığımı anlıyorum yolun oraya kadar olduğunu görene dek..ve buna sanrım "hayal kırıklığı" deniyor, ve ben o kırıntılara basarak geri dönüyorum..
Bazen de tam bir adım daha atarsam olmak istediğim yerde olacağım sanıyorum, işte tam o sırada yanlış yerde olduğumu fark ediyorum, bastığım toprağın bana ait olmadığını, orada yeşeremeyeceğimi..ya da dallarına konacak bir çiçek olmadığımı orada, ve söz veriyorum kendime Didem Madak gibi..
"Söz dedim, söz verdim. 
Ruhumu gömdüğüm yer hala belli.
Güneşi özledim, sonra seni..  
Keşke gölgesine razı bir fesleğen olaydım." diyorum, kimse duymayacak biçimde..çünkü bana gölgeme razı olmak yetmezdi, biliyorum.
Bir gün bile olsa ömrüm güneşe uçmalıyım ben!

Bazen çabuk sinirleniyorum çok zaman çabuk kırılıyorum..
İşte bazı geceler uykum kaçıyor erken uyumam gerekirken ve ben aklımda binbir makale yazıyorum binbir masal, aslında kendimi anlatıyorum çokça ama kalkıp elime kalemi alınca ne kadar çirkinleşti yazım diyorum klavyeye alıştık bu normal oysa ama aklıma "biraz özenli yaz güzel yaz da gönder" diyen birinin sesi yankılanıyor zamansız, kalemi bırakıyorum kırgın, kaleme kırgınım sanki..
Yazmıyorum kalkıp klavyeye de küsüp, oturunca da kelimeler hafızamdan uçup gidiyor ansızın sanki "zamanında yazsaydın" dercesine, onlar da bana kırgın..
Yani ben kırgınlığımı satırlara dökemiyorum, sitem bile edemiyorum, hakkım yokmuş gibi, herşey bir gün tükenecek bugün var yarın yokum gibi, öyle de zaten biliyorum,
bu yüzden kalmasın istiyorum bana kırgın kimse, ben kırgınlığımı dile getirmeyeyim de içimde kalsın, çünkü beni neyin inciteceğini bilir öyleyse bilerek yapıyorlar anlamazdan gel diyorum içime, hani şimdi ben anlatamıyorum ya, her şey de bana kırgın gibi geliyor..en çok kendim.

Bişeyler okudum da bu gece, sadece alıntı yapacakken böyle birkaç satır dökülebildi, yani yorgunum, hem ruhen hem bedenen bugün.
Ben sindire sindire, usul usul yaşamayı, beklemeyi seviyorum ya, ancak böyle hissedebiliyorum, böyle emin olabiliyorum, güvende hissedebiliyorum ya da hislerime güvenebiliyorum ya,
tam aksi alelacele, sabırsızca, zamanından önce hissedebildiğini -edebileceğini düşünmese , aradan çıkarıvermese, kıyasladığımda benim için değerli olanlara değer verilmediğini görmesem, hissetmesem, herkesleştirildiğimi hissetmesem ve on dakika evvel anlatmaya çalıştığını "anlamadım" deyip geçiştirmeseler keşke değer verdiklerimiz değil mi? Belki de anladığında utanacaksın..
Ama bundan korkan özen gösterir zaten değil mi. Neyse, değmeyin figanıma bu gece..

Alıntı da buydu beni alıp götüren ben yazmışçasına, ama ben daha iyi yazdım sanki di mi😑kim anlatabilir ki aslında kendi duygularını kendinden öte? Lakin yazmak kendini doğru kelimelerle ifade etmek hiç kolay değil. Ama Didem Madak ve Ezel Roz Manaz ın satırlarını kendime çok yakın buluyorum bu ara hele bu şaşırttı işime işledi bu gece işte..

İçimde yeterince sert bir hisse bir türlü dönüşmeyen bir incinmişlik var.
Tek başıma yediğim bu yemeklerden birinde kendini iyice açık edecek ve kendimi kontrolsüz hıçkırıklar hıçkırırken bulacağım.
Arabayı iki hamlede park etmeyi beceremediğim zamanlardaki kadar utanacağım bundan.
Daha fazla da değil, daha az da.
Artık biriktirmediğim kinlerin insafından da faydalanamıyorum.
Hafifliğim bu sayede yüküm oluyor benim. Bunu anladım.
Tanımadığım insanlara baktığım gibi bakıyorum artık affettiklerime ve büyük ölçüde unuttuklarıma, yüzümde hiçbir yaşanmışlığın izi olmadan.
Kendimi daha adil buluyorum bu şekilde.
Hikâyelerini unutuyorum bundan böyle insanların, hikâyelerini ve hikâyelerimi.
Minnet kurtulamadığım bir illet gibi yapışmasın diye belleğime, affedecek kadar bağlarımı kopardıklarıma bunu yapmak zorundayım.
Tanımadığım insanlara hissetmediklerimi affettiklerime de hissetmiyorum.
Başka türlü olmayacak.
İçimde asla yıkıcı bir fırtınaya dönüşmeyen bir iklimle, öfkem de kırgınlığım gibi kör değil artık.
Demek istediğim bir şey kalmadığında hoyrat bir sessizliğe çekilmekte beis görmüyorum. Şimdi beni tanıyanlar, eskiden beni tanıyanların bilmediği bir merhametle tanıyorlar. Bu kimseye geçilmiş bir kıyak değil; sadece kendimi yoğun bir endişeden korumaya çalışıyorum.
 En kızgın zamanlarımda bile varlığıyla ağırlaştıran bu endişeden kurtulduğum oranda varlığımı kanıtlayacağım.
Sonrası yoğun bir sis ve sinsi bir sus payı, içimdeki incinmişliğe...

Hep son şarkıda vurgun yapıyosun der ya sevgili Tolga, o zaman kuralı bozmayıp baştan beri dinlediğim ve bu yazıyı yazma sebebim şarkımı da sakladığım yerden çıkartayım..

21 Kasım 2016 Pazartesi

Merhametin Çocukları!

Prensip olarak hayvan sevmeyenleri sevmiyorum!!
Çok ciddiyim, başka bir canlıya yaşam hakkı vermeyenlerden nefret ediyorum!
Ne mutlu ki bu acımasız ve sapıkça, çaresiz bir canlıya bile sahip çıkmak şöyle dursun ezip yok etmek, varlığından rahatsız olup, bir de utanmadan seven besleyenlere silah çekmeye vardıran,
zalim dünyamızı o canlarla paylaşamayıp cehenneme çeviren insanlara rağmen , onları sevip korumaktan asla vazgeçmeyen güzel insanlar var. Onlara olan sevgimi takdirimi ve teşekkürlerimi dile getirebileceğimi sanmıyorum, boğazım düğüm düğüm oluyor. Kelimeler yetersiz.
İyi ki varsınız demek istiyorum yürek dolusu!
Ben kedilerden nefret ederim derken canyoldaşım bir kedim var ve onu sokaktan aldım. Çok zor geldi başta itiraf ediyorum ama şimdi onsuz nasıl yaşamışım diyorum, sokağa çıkınca elimde mutlaka mama oluyor, çevreme ve diğer canlılara daha sevgi doluyum. İnsanlığınızı size hatırlatan yegane şeydir vicdan, merhametiniz.
Karınca kararınca destek olmaya çalışıyorum ama elden ele +1 daha bile faydamız olsa güzel olmaz mı bu hepimizin insani görevi. Çevremiz harici yapabileceklerimiz de olmalı diyorum hani.

Bazılarının yardım etme ve hayvan sevgileri çığ olup büyüyor bunlardan biri Talha Demircan,
Çak bi Pati Yeni Nesil Sokak Hayvanları Koruma Derneği. İstanbul. Tek kelimeyle harika işler yapıyorlar.
"ÇAK bi PATİ günlük hayatlarında bireysel olarak sokak hayvanları için koşturan bir grup gencin hadi bunu profesyonelleştirelim ve bir dernek çatısı altında birleşelim, çeşitli projelerle daha çok hayvana ulaşalıp daha kalıcı işlere imza atalım düşüncesiyle kurulmuş yeni nesil sokak hayvanları koruma derneğidir." Pansiyon, mama ve veteriner masrafları var elbette bu canların. Facebook linkiyse burada.

Diğeri ile ise bugün rastladığım kötü bir haberle karşılaştım, imza kampanyası başlatmışlardı change.org da. İsmi Gökçer Korkmaz, Kırklarelinde.
Tek derdi sokak hayvanları ve buna seve seve kendini adamış, tehdit almış, saldırıya uğramış.
"Ben insanım ve onlarla göz göze geldiğimde onları öyle bırakamazdım." diyecek kadar merhametli ve yürekli, videolarına sayfasından ve kanalından ulaşabilirsiniz. Sayfamda (başka nasıl link verebilirim bilmiyorum) anlaştığı mama sitesi ile ilgili gönderiyi paylaştım,tıklayıp  çok makul bir fiyata sepete 1kg cuk bir mama bile atsanız birikip bir sürü canın hayatı kurtulacak, belki yapılabilecek başka şeyler de vardır kimbilir? Bir çok videosunu izledim ne diyeceğimi bilemiyorum.
Lütfen onları yalnız bırakmayalım, bu dünya sadece bize ait değil ve benim gözümde
Tanrının elçileri, dilsiz canları korumak için gönderilmiş melekleri bu güzel insanlar 🙏

"Allah der ki; Hayvanlar benim sessiz kullarımdır. 
Onlar şimdi zulme susuyorlar ama hesap günü konuşacaklardır!.."

16 Kasım 2016 Çarşamba

Keep your distance !!

"Soğuk bir kış sabahı çok sayıda oklu kirpi, donmamak için birbirine bir hayli yaklaştı. 
Az sonra, oklarının farkına vardılar ve ayrıldılar. 
Üşüyünce, birbirlerine tekrar yaklaştılar. 
Oklar rahatsız edince yine uzaklaştılar. 
Soğuktan donmakla, batan okların acısı arasında gidip gelerek yaşadıkları ikilemi, 
aralarındaki uzaklık, her iki ıstıraba da tahammül edebilecekleri bir noktaya ulaşıncaya dek sürdü.."

(İnsanları bir araya getiren, iç dünyalarının boşluk ve tekdüzeliğidir.
Ters gelen özellikler ve tahammül edemedikleri hatalar onları birbirinden uzaklaştırır. 
Sonunda, bir arada var olabilecekleri, nezaket ve görgünün belirlediği ortak noktada buluşurlar. 
Bu uzaklıkta duramayanlara,
İngiltere’de "keep your distance!" denir .
Bu noktada, çevrenin sıcaklığını hissetme arzusu kısmen karşılanır ama, buna karşılık okların acısı hissedilmez.
Kendi iç sıcaklığı çok yüksek olanlar ise, ne sıkıntı vermek, ne de sıkıntı çekmek için, topluluklardan uzak durmayı tercih ederler.)

Freud, eşler ve arkadaşlar arasındaki çatışmayı, çocuklarını evlendirmiş iki ailenin veya komşu köylerin birbiriyle rekabetini; 
Almanya’nın güneyinde yaşayanlarla kuzeydekiler, İngilizlerle İskoçlar, İspanyollarla Portekizliler arasındaki gerilimi, beyaz ırktan olanların zencilere, Almanların Yahudilere düşmanlığını, oklu kirpi metaforuna dayandırmıştır.
Hem Schopenhauer'in, hem de Freud'un kullandığı bu kavram, insan ilişkilerini konu eden önemli bir ikilem haline geldi. 
Beş sevgi dilimiz vardı en güzel anlatan dökümandır insan ilişkilerini, ve bugün bunu hatırladım yeniden, okuduğum bu yazıyı, çünkü dikenler... yaşadıkça öğreniyor insan ve özetle:
İkileme göre ne kadar iyi niyetli olursanız olun biriyle fazla yakınlaşır, fazla içli dışlı olur, fazla samimileşirseniz, istemeden de olsa o kişiyle çatışmaya ve birbirinize zarar vermeye başlarsınız. Oysa ki asla geçmemeniz gereken bir çizgi vardır ve o çizgiyi geçmeniz, ilişkinin hasar almasına ve temellerinde yavaş yavaş çatlaklar oluşmasına neden olur.

Florida Bölge Üniversitesi'nden Jon Maner ve ekibi tarafından yürütülen 6 deneyde, insanların sosyal anlamda reddedilmeye karşı verdikleri tepkiler incelenmiş. 
"İçe dönük insanların bu durum sonrasında daha da içlerine kapandığı ve insanlardan uzaklaştığı, 
diğer insanlarınsa kabul edilme arzusuyla yeni insanlara daha da fazla yakınlaşmaya çalıştığı bulunmuş."
Ohoo ben bunu bir genç bayan olarak kaç 6 örnekte gördüm ama yazılı dökümanı ilk ben vermeliymişim demek ki.
Neyse böylece olup biten herşeyi bilimsel bi yere de yasladık, hadi bakalım.


Özetle bir insanı ne kadar severseniz, bir miktar mesafeyi her zaman korumayı başarmanız gerekiyor..

15 Kasım 2016 Salı

Sana Dair..

Yaşam kadar gerçek, yaşamak gibi sahte..
Öyle çok şey var ki yaralayan insanı
Bir yürek çarpıntısı, onu her gördüğünde, öyle çok şey var ki bak sana dair
Yanlış aşklar yaşadık, yanlış köprülerde yanlış gemiler yakıp,
aldırmadan iki damla su çaldık zamanın pençesinden
Aldırmadan, aldırmadan.
Bu ne senden ilk kaçışım, ne de ilk düşüşün yüreğime
Ne bu serden son geçişim, ne de son küsüşüm kaderime..
Mucize gerek bize, gidecek bir başka düş
Bir düş ki korkmamış zamanın karşısında..
Ve bir çağ gerek bize, ve bir çağ bundan özgür
Öyle çok şey var ki bak sana dair, sonra kuşlar gitti anladım dünya yorgun, sen yorgun
Tortusu kalmış eski bir korkunun
Görmedik, duymadık, demedik bunlar kötü..biz var mıydık, aşk var mıydı?

14 Kasım 2016 Pazartesi

Geçer.. geçer.. mi?

Bir anda, birkaç düşünmeden öfkeyle edilmiş sözle, bütün yaşama sevincinizi kaybettiğiniz oldu mu hiç?
Ben toparlarım, güçlüyüm derken ve en azından öyle görünmeyi denerken, günlerce kulaklarınızda çınladı mı birkaç kelime, bütün direncinizi ve adeta bağışıklık sisteminizi çökerten?
Nasıl değerli sanıyosunuz kendinizi değil mi, kendine değer vermezsen kimse vermez sana bla bla..
Hiç öyle değil, hem de hiç.
Kimsenin başının üstünü hedeflemesek de en azından verdiğimiz kadarını görmek çok mu ütopikti?
Ağzımı açıyorum.. ses çıkmıyor, içime konuşuyorum sabaha kadar, yorgunum hiç olmadığım kadar.
Bedenim dayanmıyor bu tempoya.. başım ağır geliyor gibi. Gözlerimi açamıyorum.

Geçmişi düşünmek sana sadece zarar verir, geçmişe dönemeyiz, hatalarımızı düzeltemeyiz,
çünkü zamanı geri alamayız ne yazık ki, bugün için bişeyler yapalım deriz ya bazen, en azından telafi edelim, içimizde kalmasın kırgınlar , neden olmuyo?
İşte benim her mutlu günü son günümüzmüş gibi yaşama isteğim bu yüzden, öyle kaygan ki herşey, ellerinin arasından hep kayıp gidecekmiş gibi, tutunamıyosun... sarıldıkça kayıyosun yeterince dirençli değilse tutunduğun kollar, yosun tutmuş ise. Ya düşmenden düşürülmekten korkmuyor ise.
Ya da bazen başka dala tutunmuş ise, ne farkeder ki?
Bir an var, yer var, orada nedenler niçinler önemsiz, sözcükler dağılıp gitmiş hatırdan çıkmış ama o his, zehir gibi hep orada, tam orta yerinde taş gibi kaya gibi oturmuş oluyor eziyor seni her gün.
Tezatlardan nefret eden tesadüflere asla inanmayan benim için en büyük tezatsa o büyük kayadan da büyük ezici bişey, özlem..

Yarına bıraktığın hiçbir şey yarın gerçekleşmiyor, hiçbir güzel söz yerine ulaşmıyor, hiçbir süprizi gerçekleştiremeyeceksin, o gün orada olmayacaksın, senin belirlediğin çizgi ile diğerlerinki bir olmayacak ya sen basacaksın o o basacak.. yitireceksin, er ya da geç.
Ama hiçbir öfke ertesi güne aynı sıcaklıkta kalamayacak, o yüzden ne olur birazcık, birazcık ...

Hiç olmazsa sakin kafayla düşününce duy sesini? kalbinin ve vicdanının olmaz mı?
Kendine saklama, söyle.. belki yarın söyleyemeyebilirsin. Çünkü belki geçeri belki de.. Geçmez.


Bu arada ilk defa yazdığımı okumadan yazdım ve yayımladım , hatalarıyla, karman çorman haliyle.:(

2 Kasım 2016 Çarşamba

İyi Şeyler Olabilirdi...

Aramızda iyi şeyler olabilirdi 

Yormasaydık gönlümüzü karanlıkla 

İçimizde çiçekler açabilirdi 

Bile bile uymasaydık gurur denen o şeytana ...

1 Kasım 2016 Salı

Boşluğa Sesleniş..

Boşuna bakıyosun henüz o şarkıyı da o yazıyı da yazmadım.
Biri veya birilerine isyanlarda dilim, kalbim bu aralar sanki değil mi, oysa değil :)

Yazacağım elbette. Bitmesine az kaldı daha doğrusu. Bu da bir önsöz olsun.(ya da taslak)
Hayatım boyunca kendime yüklendim eleştirdim ve suçu kendimde aradım. İnsanların incitilmesi kadar önemli bişey yoktu benim için çünkü. Yanlış anlaşılmak ve birini kırmak.
Ve tam o noktada kaybettim hep.
Kendime saygım ve onurum senin veya başkasının bana göstereceğinden çok daha değerli.
An'ı yaşamak istediğim zaman göze almışımdır her neticeyi ve içimde kalmaz pişmanlık.
Tek pişmanlığım içimde kalan, planlayıp yapamadıklarımdır. Nasip değilmiş demekten başka çarem de yok artık. Gerçekçi ve ileriyi gören biri olduğum içindi çoğu cesur kararım.
Üzülmek harici bi bedel ödemedim kaybım da olmadı,bir adım fazla attırmadığım için hep iyi ki dedim, istediğini elde edemeyince çirkinleşip gerçek kimliğine bürünenler, beni üzmek için çabalayanlarsa hep aynı ucuz yola saptılar:) Gidecek başka yer yoktu ki..
Şimdi kendimi sorgulama, suçlama, özeleştiri yani bunları boşuna yaptığımı yeniden görme günlerimdeyim. Gördüm ki ağzınızdan çıkanlar zehir, kalbinin bildikleri bile değil. Ne olur ki itiraf etseniz? Söylemediklerinizi duymadığımı anlamadığımı mı zannediyordunuz gerçekten?
Belki de Tebrizi gibi bir yol çizmelisin kendine sen bu boş işleri bırakıp, huzur hak yolundadır bazıları için. Can yakmanın, kul hakkından, kalp kırmaktan, küfürden aldığın günahların önemini kavrarsın bu ulvi yolculukta kimbilir? Deistte olsan bunlar esas, başka bir dinde tanrıya inansan da bunlar esas.. Güzel ve doğru olan herşey ortak. Kalbini temizle, ve temiz tut bi çocuk gibi..

Yazdıklarımı ve taslakları sakin bir kafayla okudum da, hep yarım kalmış bişeyler, öfkem, nefretim, hasretim, çünkü benim beynim sürekli kötüleri silme derdinde. Yanlış bir şey söyleyip yazıp geride silinmez bir acı bırakmamak için.. Ya bende kalanlar? hunharca savrulanlar ve benim gördüklerim? Kişiyi o görmek istediğim, yakıştırdığım çerçeveye oturtma çabam sonunda çerçevenin kırılıp elimde kalmasıyla son bulmuş bazen bakıyorum da. Kendisini yakıştırıyorsa ait olduğu çerçeve odur oysa.
Artık şah damarına kadar bildiğim gördüğüm şeylerin hiçbir hükmü yok, söylenen, açıklanan, düşündüğümün aksi bana iş işten geçtikten sonra gösterilmeye çalışılsa ne olur artık, görünen köy ne olacak? Geride kalan hep bir enkaz..Hasar görense çok şey var, başta güven, inanç ve samimiyet.
Gerçek hayatta bir ton sorunu varken esrar çekmesi gibi bişey olsa gerek insanın oyalanmak boş vakit geçirmek, ego tatmini için sanalda takılıp kalmak ve sürekli absürd davranışlar.
Bariz bir insan bağımlılığı ama sokulmadığın, ait olmadığın bir çevre gerçeğini örtecek kuru - sıkı, yalan - ve senin kadar yalancı bir kalabalık.
Siber kalabalıktan bahsediyorum öldürücü yalnızlıklarınıza meydan okurcasına.

Eğer ben bu sağlık savaşlarımdan sağ çıkarsam, çok farklı bir ben zuhur edecek benden.
Kendime söz veriyorum. Hiçbir sözümü geri almak ya da yemek zorunda kalmadım bugüne kadar..
Tehlikeli sayılmam artık...



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...