23 Şubat 2018 Cuma

Duymak İstiyorum

Duymak istiyorum, duymak istiyorum 
Kalbimde ruhunu duymak istiyorum..



Duyabilsem kalbini okuyabilsem seni, sessiz feryatlarını acı ağıtlarını
Tüm haykırışlarını hissetmek istiyorum
Sana yaklaşıp sende ölmek istiyorum ..

29 Ocak 2018 Pazartesi

Aşk Bir Ortaçağ Karanlığıdır!

Gece değil karanlık ister aşk lirik ikindilere, romantik akşamüstlerine,
barok akşamlara karşı gotik bir karanlık, aydınlanma çağı, düşüncesi de dahil,
sonu olmuştur pek çok şey gibi aşkın da çünkü aşk bir ortaçağ karanlığıdır!

Ha ha ha benden beklemiyordunuz değil mi solcu, alevi, cumhuriyetçi, demokrat ve laik benim gibi naif, naiv, naive hatta birinden ve bazılarınıza göre oldukça romantik, sulu, gözüyaşlı, hülyalı, hicranlı, içkili, içli ve pek melankolik küçük bir kız babası ve karısına hâlâ âşık, yani ailemizin şairinden beklenecek halt mı bu şimdi, değil!
‘ Bu bir şiir değildir’ diyebilirsiniz, değildir, bu bir şiir değildir, yazan da şair değildir, sizin şiir dediğiniz şeyi ben gençken yazardım o zaman hem devrimci, hem umutlu hem de bekârdım bir kendime bakar bir dize, bir hayata bakar bir şiir, bir anılara bakar bir kitap yazardım, fakat önce bakardım, şimdi unuttum şiir yazmayı çünkü bakmayı unuttum nasıl bakılırdı ilk bakış nasıl atılırdı bazı bakışlar neden fırlatılırdı ve neden bazı yazlar bakışımsız kalırdı ilk dize nasıl gelirdi, kaç arkadaş gerekirdi bir şiir yazmak için ve kaç gece kaç şehir kaç ihanet kaç kamaşma kaç ayrılık kaç sevişme kaç eylem kaç uykusuzluk kaç eski kaç yeni unuttum gitti unuttum gitti, unuttum gitti!! diyorum ya bunların hepsi aslında özenti, kolay yazmak istiyorum çok kolay tıpkı şimdi yazdığım gibi bunları deftere alır almaz kalemi elime şiir yürüsün bir ileri iki geri ne ruhölçümü ne yüzölçümü ne tenölçümü varsa yoksa sözölçümü bir halk otobüsü ya da kasaba minibüsü gibi şiir alsın yolcularını yazlıklardan, sitelerden sonra götürüp denize döksün hepsini!
Şiir böyle bir şeyse eğer bunu da aşk şiiri olarak okuyabilirsiniz bence sevmeyin, övmeyin, alkışlamayın, beğenmeyin tamam fakat anlayışla karşılamak diye bir şey de var anlayışla karşılamak bence anlamayanlar için icat edilmiş tuhaf bir şeydir, tıpkı füzyon mutfak gibi hani hiç anlamam da bu işten ne bileyim baklavanın üstüne suşi gezdirmek gibi bir şey olmalı, buna da razıyım,
yeter ki anlayışla karşılayın benim bu şiirimi.
Aşk ordadır, ortaçağdadır, karanlıktadır itibarı iade edilmelidir vakit geçirmeden aşkın değil yalnızca, ortaçağın da değil, karanlık bir şiir olarak aşkın ortaçağının, ve ‘aşkın ortaçağı’ kitapları tez yazılmalıdır hatta bu konuşmanın adı bile ‘aşk ortaçağdır’ olmalıdır karanlığa gerek yok zaten ortaçağ deyince herkezin zihni birden aydınlanır: karanlık!
Ruh aydınlanır birden: karanlık!
Gövde aydınlanır birden: karanlık!
Şiir bu karanlığı aydınlatmalıdır böylece aşkın ne kadar koyu olduğu anlaşılmalıdır aşk koyudur ve bu bir rengin tonu filan değil düpedüz aşkın huyudur, aşkhuylu olmak ki huysuzluk da diyebiliriz, böyle koyu bir tabiat gerektirir işte siz hiç aşkın ormanına dalmadınız mı, aşktan hiç ağaç olmadınız mı, hayır parklardan söz etmiyorum.
Amazon gibi, yağmur ormanları gibi sık, geçilmez, ağır yeşil, koyu yağmur bir aşkın içine hiç düştünüz mü hiç? 
Kuyunun bile bir sonu vardır kendinize gelme ihtimaliniz vardır aşkta yoktur,
aşkın başı da yoktur sonu da o yüzden ölesiye sevmek, “mourir d’aimer” filan demek,
bunlar hep filmdir, gerçek olan aşkın ölümle de bitmediğidir. 

Haydar Ergülen -aşk şiirleri antolojisi-

24 Ocak 2018 Çarşamba

Ben de en az senin gibiyim. Ve en çok senin gibi.

Yüreklerinin en düşsüz yerinde öyle apansız kalakaldım.
Ben kötüyüm, erdem kimin adı?
Bir bıçakla rüzgar sokarım içime, sonra iyileşeceğimi söylerim
Cam kırıklarının üzerinde sevişmekten bıktım derim
Az acıyı arıyordum kendi kanımı içiyordum derim.

Bana muhallebiciden tavukgöğsü alırsın. 

Belki bana bir adres bile satın alırsın, çok paran vardır senin. 
Belki ameliyat ettirirsin; gitsin diye yüzümün diğer yarısı da. 
Nerem varsa insan kalan...
İşte orası acıtıyor.

Ben de en az senin gibiyim. Ve en çok senin gibi.

Büyük bir hızla kendi hapishanemi inşa ediyorum. 

Güvenilir ve pahalı çelik. 
Çok ağladım, çok erkek oldum ama çok da kadın. 
Kimseyle, kendimle bile yaşayamadım. 
Birkaç sözcük inliyor dilimin altında, gerçek ne bilmiyorum. 
Bir suçlu gerek bana; hemen şimdi, benim gibi.

Fotoğrafını duvara asıp, sözcüklerin yok etme, var olma savaşı verdiği sayfaları yırtıp atıyorum. Kendine söyleyemediklerini dudaklarının kenarları anlatır bana. 

Korkularını, korktuklarını. 
Her şeyi, her şeyi unuturum. 
Sadece bir fotoğraf için evime diğer gecelerden daha erken dönerim. Daha erken uyanırım...
Ağlama bebeğim, her şeyi nefret edecek kadar çok sevdim.
Ölüyorum, annem bana hiç kızmıyor...

Sana yazarak kurtuluyorum. Bir de çubuk kraker yiyorum.

Ben kendimi yakarak öğrenirim
sarı ve sıcak öğrenirim
yalayarak, tükürerek
durup kusarak öğrenirim..

Düğmelerimi boğazımı örtünceye dek kapadım. 

Okumasınlar beni aşkım. 
Omuzlarımı gösterme onlara.

Her aşk bir orospu yaratıyor... 

Bense beyaz duvaklar, dokunduğumda irkilen sırtlar çiziyorum. 
Ben de oluyorum, o senin kendin için korktuğun yerde.

Kalbimi kesip çakmağımın içine doldurdum. 

Yanmıyor, kahretsin, yanmıyor.

Hep, masumuz işte kalmadı gözyaşımız diye bağıracağım. 

Senin için akvaryumlar çalacağım.

BİR, İKİ, ÜÇ, DÖRT, BEŞ... ALTI değil. 

Hayat, benden gizlediğin ellerini hangi cebinde saklıyorsun.

4 Ekim 2017 Çarşamba

Tek Başıma!

Ne yaptımsa tek başıma yaptım, yani kendi ayaklarım üzerinde
kimsenin ardına sığınmadan, kimseye sorumluluk yüklemeden, gün geldi ağır geldi yine de bir ucunu kimseye tutturmadım, sonunu göremeyeceğim başkalarına zarar verecek, kıracak bişeye girmedim hiç..
Sonunda hep iyi ki dedim, hata da yapsam, insan insana güvenmez kabul edelim, çiğ süt emmişiz kaynatsalardı böyle olmazdık belki, ben güvenmediğimden utandım da beni haklı çıkartmaktan utanmadılar.
Kendime çevirince aynayı normalde özgüvenim çok yüksek olsa da hayatımdaki kişileri memnun etmek için saçma sapan şeyler yaptığımı gördüm. O zaman ben ben olmaktan çıkıyordum bu da uzun sürmüyordu tabii. Yapmadığımda da son aynıydı zira:) Yaşanacaksa yaşanacak misali.
Ve ben ben kalmayı tercih ettim, hayat seçimlerden oluşur çünkü, önce kendinizi seçmezseniz kimseye hayrınız olmaz zaten.
Üzülmekten korkup yaşamadıklarınız sizi üzecek bu bir mobius.

Bütün hayatını kendi dilediği gibi ama başkalarını da düşünerek yaşamış, hep seven ve sevilen biri oldum, sadece sap kalmaktan korktuğu için sürekli taviz veren biri olmadım olanla işim olmadı zaten:) Ne olursa olsun pişman değilim hiçbir yaşadığımdan. Olmamaya kodluyorum kendimi, kolay olmuyor.
Pişmalığım yaşamadıklarıma onu da bilinmezliğe gömmek çok zor değil..(!)
Aslında sadece bunu diyecektim ama çok uzun zaman önce bıraktım duygularımı veya huyumu suyumu açık edecek şeyler yazmayı, var olanları da sildim ki ben çizdiğim bu sarsak portrenin ardına sığınabileyim, kimse içimi görmesin.

Bunun için burdayım şurda dediğim gibi.
Neyse alışık değilim kasıyo burda bitiriyorum;) Şarkım gelsin. O anlatsın.


Hatalarım oldu günahlarım da
Zaferlerim oldu bozgunlarım da
Ne yaptıysam yaptım şu hayatta
Tek başıma tek başıma
Terk ettiğim oldu sevdiklerimden
Üzdüğüm oldu değer verdiklerimden
Vazgeçmedim doğru bildiklerimden
Azaldım bu yüzden hep bu yüzden
Çok kırılsam da eğilmedim
Söndü derlerken ben alevlendim
Düşsem gecenin en karanlığına
Yeni sabahlara doğmayı da bilirim

29 Eylül 2017 Cuma

UnutulmuşmuyduN?

Tam unuttum, ya da unutuldum derken -ki hangisi daha kötüdür bu bile kişiden kişiye değişir.
Dayanamaz, unutulan bi biçimde kendini fark ettirme, özletme ihtiyacı duyar ama tam aksi hiiç umurunda olmadığını göstermeye çalışarak.
Karmaşık değil mi? Ama anladınız.
Aklımın çalışma prensiplerine bir hayran bir korkutucu bulan biri vardı. Tezat değil mi?
Bir gün çıldırtıcı biçimde hayranlık duyduğunuz ve karşı koyamadığınız şey ertesi gün kaçırtıyor sizi.
Peki sesinizi nereden duyabileceğin bilen, kendi sesini asla duyurmayan, ama herkesin bilip göremediği biçimde takip edildiğinizi, sesinizin ona gittiğini ve yankısını belli ettiği an
herşey silinir gider.. Pusuda yatmak her zaman sizin izlediğiniz anlamını taşımaz;)
Geçti bitti, dediğiniz şeylerin sonu sizin hiç ummadığınız biçimde hayatınızı mahfedecek kötü bi süpriz ya da tam aksi devam edebilir..Tablo bu, henüz boyası kurumadı ve zaman değil bunu sağlayacak olan. Her an değişebilir renkler ve desen.
Bir yazımda demişim ki:
Kendini gösteremeden öldüreceksiniz bazılarını. Bazen sözler ve yüzler flulaşacak ama bir an bir yerde yine belirecek,  "Hatırlamak en büyük lanet.." diyordu bir filmde yine..ve şu an çalan müziğin melodisinde bir de şiir geldi aklıma;

Bazı filmlerin devamı çekilsin diye sonu mutlu bitmez.Hükmen yeniğiz başlama vuruşum.Tekrar karşılaşalım ve lütfen bu defa şampiyon olalım.Seninle en iyi ağlamayı öğrendik biz, gülmeyi umut ederek.Affetsek birbirimizi, kırıldığımız yerlere çiçek diksek; bir kelebek bir ömür daha yaşar...(!

Neyse çok şey var denecek ama sadece, gördüm, sobe!! demek istiyorum şuanda..
Sana da merhaba:'
Ne gördüğün kadarım ne de bundan fazlası..
Ben de ..
Bazen önünde iki yol vardır, bazense tek. Ama seçim, sadece sana ait değil...

28 Eylül 2017 Perşembe

Misafirhane



İnsan kısmı bir misafirhane, 
Her sabah yeni birisi gelir. 
Bir sevinç, bir bunalım, bir zalimlik, 
Aniden farkına varmak birşeyin, 
Hepsi beklenmedik misafir. 
Hepsini karşılayıp eyle! 
Evini vahşetle süpürüp, 
Bütün mobilyalarını boşaltan
Bir kederler kalabalığı bile gelse. 
Her geleni alnının akıyla misafir et. 
Olur ki yeni bir zevk getirmek için
Boşalttılar evini. 
Karanlık düşünce, utanç ve garez, 
Hepsini gülerek karşıla kapıda
Ve buyur et içeri. 
Minnettar ol her gelene
Kim gelirse gelsin. 
Çünkü bunların her birisi
Öte taraftan bir kılavuz
Olarak gönderildi..

Bunca Yıl

Maviler saçına düşer toprağı kanatır budanır kanatların
anlaşılmaz bunca yıl nasıl rüzgara kapıldığın..
Aşk benim tenimi çalıp korkağı yaratır, ıslanır yanaklarım
anlaşılmaz bunca yıl nasıl nehrine kapıldığım
bunca yıl sen
yaprak gibi dökül kadehe.. uyku gibi dökül gözümden
su gibi yaşa, kar gibi yağ.. "dağ gibi kaç benden"

Hepsi Geçti...

"Durdum.. dinlendim.
Güneşler geçti üzerimden, yağmurlar, rüzgârlar geçti.
Bekledim, günler geçti üzerimden.
Başta saydım bir bir, sonra bıraktım.
Aylar geçti.
Bir başıma düşündüğüm balkonlardan serin, sessiz yaz akşamları geçti. 
Gittim sonra.
Şehirler geçti yanıbaşımdan.
Şehirler dolusu insanlar geçti el sallamadan.
Hepsini sevdim.
Çağırdım.
Ay göründü karşıdan, kuşlar geçti.
İnsan, yalnız gelmeyeceğini bildiğini böyle fazla çağırır dedim,
acılar geçti.
Duruldum.
Yüreği dedim, yumuşak tutmalı her zaman. 
Kurumuş olan kırılır her zaman. 
Ağrılar geçti.
Çoğaldım.
Bir bebek doğdu evde, gülerek uyandı her sabah.
Gözlerim doldu izlerken.
Göbek bağının düştüğü gün, tüm birikmiş üzüntüler geçti.
Öğrendim.
Başkasının yüzüne onu önemsiyormuş gibi bakmanın ayıbını, oyunlar geçti.
Komşular aradılar; öksürüğün nasıl oldu diye, yemek getirdim evde yoktun diye.
Ümitsizlikler geçti.
Sarıldım.
Ailenin, beraberliğin, koşulsuz sevginin gücüne bir kez daha inandım.
Hastalıklar geçti.
Oturup ağladım sonra tüm bu geçip gidenlerin rahatlığından. 
Ağaçlar gibi döktüm kuru yapraklarımı, yenilendim, tazelendim. 
Yeni köklenmiş bir fide gibi berrak, umutlu ve huzurlu şimdi zihnim. 
Ne öfkem kaldı ne özlemim. 
Hepsi geçti. 

Hepsi geçti." 

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Muhbirmiş Kelimeler!

Kalp kırıyor her günün akşamı ve bana kalıyor boynunu bükmesi 
Vardığım yerde kalbim durdu durmaz dar vakit 
Sanki serde bişey soldu ahdımdan hafif 
Sorma ben inim inim inliyorum 
Sen sustukça geberiyorum! 
Sürçilisanısın inatçı kalbimin, konuşanlara özeniyorum. 
 Diline dolanmış bahaneler 
 Bahane değil onlar harabeler 
 Hüngür hüngür ağladım, senin alacağın olsun utandı meyhaneler 
Oyuna getirdin aşk, sana da aşk olsun  
Muhbirmiş kelimeler..



 

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Şartlar ne olursa olsun, kendi gerçeğinde kalabilmek en büyük erdem. 
Her tür çıkarcılığın, sahteliğin, yalanın okyanusunda sadece kim olduğunu bilen 
denizci yolundan sapmaz. 
Rotası bellidir, değişmez. 
Ufukta kaybolmayan tek şeydir o: 
Hakikat. 
Kendi içindeki hakikatine hep sahip ol, 
senin en değerli pusulan işte o'dur..

3 Ağustos 2017 Perşembe

Sessiz Gemi..

Yahya Kemal, hocalık yaptığı Heybeliada’da Bahriyeli öğrencisi Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım’a aşık olur. Celile Hanım da aşkına karşılık verir ve eşinden boşanır.
Ancak durumu anlayan genç Nazım Hikmet, hocası Yahya Kemal’e bu durumu onaylamadığını belli eder. Yahya Kemal bir taraftan deliler gibi kıskanıyor, diğer yandan bu eviliğe yanaşmıyordu… Yahya Kemal, aşkını kendi ağzından şöyle anlatıyor;
“1916 yılından 1919 yılına kadar bir kadına deli gibi aşık oldum… Bu kadın yazın adada otururdu. Ben de orada idim. Deli divane olmuştum Sonbahar’da Nişantaşı’ndaki evini düzenlemek için İstanbul’a inerdi 1916 Sonbaharı’nda yine İstanbul’a iniyordu. Ben müthiş muzdariptim artık vapur giderken iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar. O gidinceye kadar Ada dopdolu idi. Gider gitmez benim için boşalıverirdi Tam o günlerde Berlin Büyükelçisi Hakkı Paşa İstanbul’a dönecek lafı çıktı. Hakkı Paşa, benimkinin uzaktan akrabası oluyordu ve İstanbul’a geldiğinde geceler düzenler, İstanbul’un bütün güzel kadınlarını çağırırdı. Benimki de oralara gidecek diye içim burkuluyordu. Hatta kendisine bu endişemi söylemiştim Gitmeyeceğine yemin etmişti. Bir gece Ada Oteli’nde otururken, yandaki iki kişinin ‘Berlin Büyükelçisi bu gece davet veriyor. İstanbul’daki bütün güzel kadınlar davetli’ lafını ettiklerini duydum. Müthiş bir acıyla yerimden kalktım. İskeleye doğru gittim. Son vapur çoktan kalkmıştı… Sert bir lodos esiyordu. Deniz karmakarışıktı, ancak ne olursa olsun, sandalla Maltepe’ye geçmeye karar verdim. Sandalcılara gittim, yanaşmıyorlardı. Çok para verince biri ikna oldu… Açıldık, bir süre sonra lodos büsbütün arttı. Denizde çalkalanıp duruyorduk. Sandalcı bana küfretmeye başlamıştı. Ölmek üzereydik, ama ben sadece sevgilimin katıldığı geceyi düşünerek müthiş bir kıskançlık duyuyor ve bir an önce orada olmak istiyordum. Sırılsıklam Maltepe’ye gelebildik. Hemen bir kahvehaneye gidip, araba bulmaya çalıştım. Yoktu… Bunun üzerine Maltepe’den Bostancı’ya yürümeye karar verdim. Tren yoluna çıkarak koşmaya başladım. Maltepe-Bostancı arasının bu kadar uzun olduğunu o zamana kadar fark etmemiştim. Kan ter içinde Bostancı’ya geldim. Vakit hayli geçti… Karakola gittim. ‘Bana bir araba bulunuz hastam var’ dedim. Aradılar taradılar birini buldular. Yine bir sürü para verdim… Arabayla yola koyuldum. Kadıköy, oradan Üsküdar.
Karşıya geçtim. Doğru Nişantaşı!..
Sevgilimin oturduğu apartmanın kapıcısı ahbabımdı. Penceresini vurarak onu uyandırdım.
‘Benimki evde mi’ diye sordum? Adam halime bakıp şaşırdı: ‘Evde, bu akşam çıkmadı!’ dedi,
‘Ne diyorsun diye bağırdım?’ Bütün katettiğim mesafe sanki başıma yıkılmıştı.
Eve kaçta geldiğini araştırttım. Sözüne inanamıyordum. ‘Çık bir bak! Evde mi?’ diye adamı zorladım… Adam çarnaçar çıktı. Bir münasebetle hizmetçisine sormuş uyuyor! demiş. Geldi haber verdi.
Sanki dünyalar benim oldu… Apartmanın karşısında bir arabacı meyhanesi vardı. Orada sabaha kadar içtim… Sabahleyin, doğru eve çıktım. Benim halim berbat. Toz toprak içinde olduğumu görünce şaşırdı ve hemen anladı.
Sarmaşdolaş olduk…”

SESSİZ GEMİ…
Yahya Kemal’in Sessiz Gemi’si “hep ölüme yazılmış bir şiir olarak” bilinir. Oysa demir alıp bu limandan kalkan gemi. Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol dizeleri. Yahya Kemal’in hayatındaki en büyük aşkı olan Celile’sinin Ada’dan gemiyle İstanbul’a uzaklaşışı esnasında yaşadığı çaresizliği anlatır. Ölümdür elbette Sessiz Gemi’nin konusu. Ama aşkta aranan ölümdür ve Celile’nin ardından ada limanında bakakalan Yahya Kemal’den esintiler içerir..
“Artık demir almak günü gelmişse zamandan… 
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan… 
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol… 
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol… 
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli… 
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu… 
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli… 
Biçare gönüller!.
Ne giden son gemidir bu… 
Birçok seneler geçti dönen yok seferinden.. 
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler 
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler…"

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Hayata Dair

İnternet dünyası büyük bir havuz, bir deli kuyuya taş attı misali yayılan bir şiir, bir mesaj ya da bir yazı alıp başını gidiyor işin kötüsü kaynağı doğru olmasa da o kadar güzel oluyor ki bazen elden ele ışık hızında yayılabiliyor. Son olarak vasiyeti olduğu söylenen bir yazı dolaştı ve Harun Kolçak'a ait olmadığı belirtildi sonra. Bugün de buna rastladım çok sever çok yakından takip ederdim de bunları gerçekten yazdı mı nereye yazdı bilemiyorum lakin cümleleri kendime çok yakın bulduğumu belirterek paylaşmak isterim sonradan çıkacak polemikler umurumda değil açıkçası ben bana ait hissettiğime ya da bana kattığı hatırlattığı değerlere bakarım. Çok haklı olduğu yerler var unutmamalıyım.

HARUN KOLÇAK'ın kaleminden...
HAYATTAN...
*Geniş ve rahat olmayı öğrendim... 
Ölümün dışında hiç bir şey göründüğü kadar önemli ve acil değil...
*Coşkulu ve neşeli olmadığım zaman, bunun hiç kimsenin suçu olmadığını ve gülümsemem gerektiğini öğrendim...
*Cesur olmayı; değilsem bile öyle davranmayı öğrendim... Nasıl olsa, aradaki farkı kimse anlamıyor...
*Cazibemle 15 dakika idare edebildiğimi, ama ondan sonra mutlaka bilmem gereken bir şeyler olduğunu öğrendim...
*Hiç kimsenin sır saklamadığını öğrendim!... Çünkü herkes, "birine söylemek ihtiyacı" hissediyor...
*Yanıtını bilmediğim ve emin olmadığım konularda "Bilmiyorum" demenin daha faydalı olduğunu öğrendim...
*Ağzımı kapalı tuttuğumda, fazla hata yapmadığımı öğrendim!...
*Başarıya çıkan bir "asansör" olmadığını, tırmanmak gerektiğini öğrendim...
*İnsanların bana sadece, -benim izin verdiğim şekilde davranabildiklerini öğrendim...
*Kıskançlığın, mutluluğun düşmanı olduğunu ve "mutlu olmak için başkalarına güvenme"nin sonsuza kadar hayal kırıklığı getirdiğini öğrendim...
*İnsanların kendinden daha az başarılı insanlarla, başarısını; mutsuz insanlarla da mutluluğunu konuşmaması gerektiğini öğrendim...
*Başkaları için olumsuz düşünüp acımasız ve kırıcı olanların, aslında güçsüz kimseler olduğunu ve sevgiyi sadece güçlü insanLarın bildiğini öğrendim...
*İnsanlara artık kızmıyorum... Çünkü, hayatlarında hataları, sorunları, mutsuzlukları olan insanların,karşılarındakileri kendi yerlerinde görmeye çalıştıklarını öğrendim...
*"Ben bu hatayı nasıl yaptım?" demek yerine, en mükemmel düşünenlerin bile hata yapabileceğini; önemli olanın, ders alıp yinelememek olduğunu ve yeni hatalardan daha az zararlı çıkmayı öğrendim...
*Hayattaki en önemli çözümün, neyin "önemli" olduğuna karar verip gerisini çöpe atmak olduğunu öğrendim...
*BENİ ELEŞTİREN, BANA BİR ŞEYLER SÖYLEME YETİSİNİ KENDİNDE BULANLARA , "CEVAP VERMEME" Yİ ÖĞRENDİM...
ÇÜNKÜ BU TARTIŞMA, HİÇ BİR ZAMAN BİTMEYECEKTİR...
*Sadece "ders almak" için arkama bakmayı, sadece "yüksek sesle düşünebilmek" için sorunumu bir başkasına anlatmayı öğrendim..."Çözüm" için değil...
*"İmkânsız" diye bir şey olmadığını, çok istediğimde imkansızı elde edebildiğimi, asıl savaşı kazanabilmek için "küçük çarpışmaları kaybetmeyi" göze almayı öğrendim...
*Zamanı ve sözleri, dikkatsizce kullanmamayı öğrendim... Çünkü geri alamıyorum...
*Ne kadar çaba harcarsam harcayayım, bazılarının mutsuzluk için her zaman bir "neden" bulabildiğini öğrendim... ARTIK ÇABALAMIYORUM!
*Önemli olan şeyin, başkalarının benim hakkımda ne düşündükleri değil; benim kendim hakkındaki düşüncelerim olduğunu öğrendim...
Kendimi yargılıyorum...
*"Affetmek ve Unutmak"... Eğer güçlüysen başarabildiğini ve kin tutmanın beni rahatsız ettiğini öğrendim...
*Nerede ve ne şartlarda olursa olsun, yaşadığım yeri güzelleştirmeyi öğrendim...
*Sürekli "BEN DÜRÜSTÜM, BEN DOĞRUYU SÖYLÜYORUM, SEN FARKLISIN" diyenlerden kuşkulanmayı öğrendim!...
*Durum ne kadar vahim olursa olsun, soğukkanlılığımı yitirmemeyi, gülümsemeyi; her şeyi negatif ve kötü düşünen, mutsuz olan insanlardan ayrı kalmayı öğrendim...
*Beni kızdıran birine cevap vermeden önce, 10 saniye düşünmeyi, nefesalmayı ve kendime sakinleşmek için zaman tanımayı öğrendim...
*Bugünkü her üzüntümün ve her acımın, benim yarınki mutluluğumu hazırladığını öğrendim...
*Yapmak istediklerimden asla vazgeçmemeyi, büyük düşlerin gerçeklerden daha güçlü olduğunu ve "başarmanın en kısa yolu" olduğunu öğrendim...
*"Kaybedecek neyim var?" demek yerine , yaşadığım her şeyde "kazanacak çok şeyim var!" demeyi öğrendim...
*Hayatı, gereğinden fazla ciddiye almamayı öğrendim...
*En önemlisi de, kendime gülmeyi, kendimle eğlenmeyi, kendimi sevmeyi öğrendim!

20 Temmuz 2017 Perşembe

Gitme, seviyorum...

Eşref Kolçak yıllardır Kumla'da yaşar, kendi gençliğinden beri belki de, yazın giderdik yine var yazlığımız orada da pek gitmiyoruz, neyse orda Harun Kolçak'ı görürdüm tombik uzun saçlıydı ^^ sesine de hayatlarına da hayranım, özellikle Eşref bey o yakışıklılıkla ufacık ve fiziken pek denk olmayan karısıyla o kışın terk edilen sahilde nasıl mutluydu ve huzuru seçmişlerdi, markete bile birlikte giderlerdi eski bi chevrolet i vardı (babamın da vardı mavi)
Murat Soydan ve ailesi falan da ziyarete gelirlerdi, ne varsa eskilerde var, aşk, bağlılık, huzur..bir çiçekle bir ömür. neler geldi aklıma bi şarkıyla.. 
demiştim..henüz birkaç ay önce..Tam da aşağıdaki şarkıyla.

Hayatımda aklımdan ve kalbimden hiç çıkmayacak güzel bir sohbetin başlangıcında.
Küçük cümleler vardır bam telinize dokunur ya da basit bir cümlenin ardı öyle bir gelir ki içinize işler. Hayat bu güzel an lardan oluşur ve bunların yitirilmesinden.
Twitterı ilk kullanmaya başladığımda ilk takip ettiklerimdendi sesine, şarkılarına ve insanlığına hayran olduğum, o dönem çok popüler olan twitterda kimseyi kırmayan, hayranlarını cevapsız bırakmayan, her aksam zaman ayıran ve mütevaziliğiyle hayran bırakan güzel insanın daha da yapacak çok şeyi vardı, nasıl içime bir taş oturdu bu gece anlatmak için kelime bulamıyorum.
Hayat bir kelebeğin ömründen de kısa, ayrılık ve özlem için fazla acımasız ve ne zaman olursa olsun zamansız ölüm😔

Huzurla ışıklarla uyu güzel insan, merhametli ruh.
Bugün bu şarkı, neyse devamına gerek bile yok..
Adı gibi; ağlattı beni..

Sanma ki ben bilmiyorum oyunun kurallarını 
Ama tercih etmiyorum, denedim hiç tat almadım 
Olana kadar ,bekliyorum...
Gururdan sevgi ölür mü? yağmursuz çiçek büyür mü?
Bir kaç cümle son bir bakış 
Bilinmez maceralara gidiyorsun Canevimden .. 
 Ağlat beni, sana da bu yakışır..

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Sana, beni asla tanımamış olan sana..

Kitap alıyordum az önce, yeni yakın gözlüklerimi teslim almadan önce sağlam bir kitap alışverişi yaptım evde bekleyen bir sürü okunmamış kitabıma rağmen. Bu ara izlenmemiş dizilerime, filmlerime, okunmamış kitaplarıma gün doğdu çünkü. Kendimi meşgul etmeliyim bol bol. Ama zaten aklımda olanları, not aldıklarımı sipariş ederken açıklamalarını okumayı ihmal etmem.
Şu ana kadar hiçbir kitabı bu kadar kendime yakın hissetmemiştim, o yüzden sabırsızlıkla bekliyor olacağım gelmesini. "Canım bu benim zaten yaptığım bişey kitabı mı varmış?" havasına girsem de sizden önce her söz söylenmiştir bu dünyada zaten değil mi? Özellikle sevgiye dair olanlar..

Stefan Zweig Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu (Brief einer Unbekannten)
adlı uzun öyküsünü 1920'li yılların ilk yarısında kaleme aldı.
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu'nun kadın kahramanını sadece uzun bir mektubun yazarı olarak tanıyoruz.
Kadının hayatı boyunca sevmiş olduğu erkek için kaleme aldığı bu mektubun "gönderen"inin adı yoktur. 
Mektubun başında tek bir hitap vardır:
"Sana, beni asla tanımamış olan sana". 
Kadın büyük tutkusunu hep bir "bilinmeyen" olarak, yani tek başına yaşamaya razıdır, bu aşk öyküsünde "taraflar" değil, sadece tek bir "taraf" vardır. 

Bundan böyle bu başlık altında mektuplarımı paylaşırsam şaşırmayın yani.
Şimdi bunu almışken bir diğer adını duyduğum kitabını da almazsam olmaz, kaldı ki bana birini anımsattı..elbette ki.
Dilerim sen de okursun. Beni okuduğun gibi:)
Olağanüstü Bir Gece, seçkin bir burjuva olarak rahat ve tasasız varoluşunu sürdürürken,
giderek duyarsızlaşan bir adamın hayatındaki dönüştürücü deneyimin hikâyesidir.
Sıradan bir Pazar gününü at yarışlarında geçirirken, belki de ilk kez burjuva ahlakından saparak "suç" işler. Böylece yeniden "hissetmeye" başladığını, kötücül ve ateşli hazları olan gerçek bir insan olduğunu fark eder. İçindeki haz dolu esrime, aynı günün akşamında onu gece âleminin son atıklarının arasına, "hayatın en dibindeki lağımlara" sürükleyecek,
varış noktası ise ruhani bir uyanış olacaktır..

Bazen, daha önce soğuk bir yerde de uyanmış olsan , yeniden yaşatabilir bunu hayat?

16 Temmuz 2017 Pazar

Hala Masmavi!?

Herkesin bir hikayesi var mutlaka. Bitmeyen bir kitap gibi yaşam sona erene kadar yazılan ve bir sonraki sayfada ne olacağını bilmediğimiz.
Hayatta her şey bizim için. Yaşamak ve yaşadığını anlatmayı istemek insana ait. Kendine saklamak da aynı şekilde bir tercih. Çünkü kelimelerin de kifayetsiz kaldığı bir nokta var orada ne kadar çok anlatsan o kadar anlaşılmaz oluyosun. Ne kadar dinlesen. O kadar anlayamayabiliyosun gönül seslerini duyamıyorsan ki sessizliğin de bir çığlığı var..onu duymaksa ayrı meziyet.
Mesuliyetlerin, kendi iradenle seçimler yapmaya başladığında başlıyor. Ondan öncesi sana ait değil dolayısıyla sahiplenmek manasız olur. Ama sonrasında da esir oluyorsun bazen kontrol sende değilmiş gibi. Ki olmayabiliyor en kötüsü de bu mahkumiyet işte..Peki neden?
Ne kadarını anlatmak istiyorsam o kadarını anlatırım.
Ne kadarını anlamak istiyorsan o kadarını anlarsın.
Azdan çoğu anlamaksa sadece tecrübeli insanların meziyeti.
Kaldı ki bazen onlar bile düşünemiyor, anlayamıyor. Hayatı elimden geldiği kadar dramlaştırmadım.
Kendime acındırmadım veya acımadım aciz biçimde. Bırak yazarken, yaşarken de yapmadım bunu.
En acımasız önce kendime davrandım ve hep bahaneler ürettim başkaları adına.
Affetmezsem yaşayamazdım. Ummadığım şeyler yaşadım. Ummadığım zamanlarda en kötüsü ve ummadığım kişilerden.
Sonra anladım ki yaşam hep bu 'umma' ve 'umut etme'hali. Eğer bekliyor da olsan aynısını hissedebilecegini deneyimledim. Çünkü bunun bile ardinda umut var..
Elindeki duygunun miktarını arttırmak da azaltmak ta tamamen insanın elinde. İçindeki duyguyu ne kadar büyütürsen o kadar yıkıcı olabiliyor evet.
Ama bazıları o kadar büyük ki kendiliğinden bunu da küçültmek makul boyuta indirmek zaten yıkımın ta kendisi.Çünkü bazı duygular olduğu gibi kalmaya mahkum.
Ben nasıl hissettiğimi ya da dayandığımi aktarabilirim sadece. Kelime kelime yazarak aktarmayı seçmedim. Çoğunlukla alt metinden verdiğimi sert alıp ya da yumuşatıp önüne düşüren ve alıp götüren oldu..tam olması olanaksız gördüm ki.

İnsanların yaptıkları veya kayda değer yaşanmışlıkları azsa inanın bana hergün, her an, her alanda başına gelenleri, hatta başkalarını yaşadıklarını acımasızca, empatiden fersah fersah uzak, bire bin katarak detaylıca büyüterek anlatır. O yüzden şu hayatta en çok sessizleri, en çok gerektiği kadarını gerektiği anda konuşan insanı dinlemeyi severim. Bunun için çoğu zaman yazar bir yere yollamam hapsederim. Sabrederim.
Buna biraz dikkat edin çevremizde ne dediğimi çok daha iyi anlayacaksınız.
Neden ben değil, 'iyi ki ben!' demeyi öğrendiğiniz an nefes almaya başlıyorsunuz.. hayat hala kısa ve lakin kuşlar hala uçuyor ve deniz, gece, gökyüzü hala masmavi..

Bu sabah 6'da uyandım ve bazen uykuya kaçmanın derin sıkıntısından çıkmanın yolunu sabahın erken saatlerinde balkonda kuş sesleri,bir kahve eşliğinde o serinlikte telefonumda önceden yazılmış bir yazıyı ,minik bir de alıntı cümleyi kendimce tamamlamakta buldum, kendi kendine konuşmak bazen çıldırtıcı kulaklarınızı da kapatsanız kurtulamıyosunuz, işte ben bir süredir bu haldeyim.
Alacakaranlık.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...